<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[FORUM ÇILGIN TÜRK - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.forumcilginturk.com/</link>
		<description><![CDATA[FORUM ÇILGIN TÜRK - http://www.forumcilginturk.com]]></description>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 07:56:16 +0200</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ey Türk OğLu - Türk Kızı  !]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=525</link>
			<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 19:36:56 +0200</pubDate>
			<dc:creator>BuRaK</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=525</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;"><span style="font-weight: bold;">Ey Türk Oğlu <br />
Ey Türk Kızı<br />
Kendine Gel Geçmişini Unutma<br />
Ecdadın Sen Rahat Uyuyasın Diye Canını Verdi<br />
<br />
Sen Biliyormusun İstanbul'un 5 Sene İşgal Altında Kaldığını İşgalin Ne Olduğu Biliyormusun Bak Irak'a Filistin'e<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Tüm Dünya Seni Diri Diri Yakmaya Geldiğinde Aziz Ecdadımız Bir Saniye Düşünmeden Canını Verdi<br />
Nedenmi ?<br />
O İşgali Biliyordu O Bağımsızlığın Ne Demek Olduğunu Biliyordu<br />
Aziz Ecdadımız Bizim Bağımsız Yaşamamızı İstedi<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Bu Toprakları Kaybettiğinde Yaşayabileceğinimi Zannediyorsun<br />
Bu Kadar Çok Düşmanın Varken<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Bastığın Her Toprakta Şehidinin Kanı Olduğunu Unutma<br />
Bu Vatanı Sahipsiz Bırakma<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Türk'lüğünü Unutma...İşgaldeki Hali Hiç Ama Hiç Unutma</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;"><span style="font-weight: bold;">Ey Türk Oğlu <br />
Ey Türk Kızı<br />
Kendine Gel Geçmişini Unutma<br />
Ecdadın Sen Rahat Uyuyasın Diye Canını Verdi<br />
<br />
Sen Biliyormusun İstanbul'un 5 Sene İşgal Altında Kaldığını İşgalin Ne Olduğu Biliyormusun Bak Irak'a Filistin'e<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Tüm Dünya Seni Diri Diri Yakmaya Geldiğinde Aziz Ecdadımız Bir Saniye Düşünmeden Canını Verdi<br />
Nedenmi ?<br />
O İşgali Biliyordu O Bağımsızlığın Ne Demek Olduğunu Biliyordu<br />
Aziz Ecdadımız Bizim Bağımsız Yaşamamızı İstedi<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Bu Toprakları Kaybettiğinde Yaşayabileceğinimi Zannediyorsun<br />
Bu Kadar Çok Düşmanın Varken<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Bastığın Her Toprakta Şehidinin Kanı Olduğunu Unutma<br />
Bu Vatanı Sahipsiz Bırakma<br />
<br />
Ey Türk Oğlu Ey Türk Kızı<br />
Türk'lüğünü Unutma...İşgaldeki Hali Hiç Ama Hiç Unutma</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[En iyi bilim adamı?]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=520</link>
			<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 12:28:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator>Pardus007</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=520</guid>
			<description><![CDATA[En iyi bilim adamı size göre kimdir?Bence ben <img src="http://www.forumcilginturk.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" /> Sizce kim?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[En iyi bilim adamı size göre kimdir?Bence ben <img src="http://www.forumcilginturk.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" /> Sizce kim?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[charles darwin]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=435</link>
			<pubDate>Tue, 31 Mar 2009 19:44:15 +0300</pubDate>
			<dc:creator>onurgünal</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=435</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #808000;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">Charles Darwin<br />
<br />
Charles Robert Darwin 51 yaşında çekilmiş bir fotoğrafında görülen Darwin, Türlerin Kökeni'ni henüz yeni yayınlamıştı.<br />
51 yaşında çekilmiş bir fotoğrafında görülen Darwin, Türlerin Kökeni'ni henüz yeni yayınlamıştı.<br />
Doğum 	12 Şubat 1809<br />
Shrewsbury, Shropshire, İngiltere<br />
Ölüm 	19 Nisan 1882 (73 yaşında)<br />
Downe, Kent, İngiltere<br />
Milliyeti 	İngiliz<br />
Dalı 	Biyoloji<br />
Jeoloji<br />
Doğa bilimleri<br />
Çalıştığı yerler 	Kraliyet Coğrafya Cemiyeti<br />
Alma Mater 	Edinburgh Üniversitesi<br />
Cambridge Üniversitesi<br />
Önemli başarıları 	Beagle Yolculuğu<br />
Türlerin Kökeni<br />
Doğal seçilim<br />
Etkilendikleri 	Charles Lyell<br />
Etkiledikleri 	Thomas Henry Huxley<br />
George John Romanes<br />
Aldığı ödüller 	İngiliz Kraliyet Madalyası (1853)<br />
Wollaston Madalyası (1859)<br />
Copley Madalyası (1864)<br />
İmza 	<br />
Notlar:<br />
Erasmus Darwin ve Josiah Wedgwood'un torunuydu, kuzini Emma Wedgwood ile evlendi.<br />
<br />
Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882), İngiliz doğa tarihçisi.[I&#93; İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur.[1&#93; Darwin'in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği gerçeği yaşadığı dönemde, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olduğu ise 1930'lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür.[1&#93; Darwin'in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.<br />
<br />
Darwin'in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi'nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okurken gelişti.[3&#93;[4&#93; Beagle gemisinde yaptığı beş senelik yolculuk sırasında, zamanın meşhur jeoloğu Charles Lyell'ın ortaya attığı, geçmişteki jeolojik süreçlerin bugünkülerle aynı olduğunu savunan teoriyi destekleyecek pek çok gözlem yaptı ve iyi bir jeolog olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli&#93; Aynı yolculukta, canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838'de doğal seçilim fikrini geliştirdi.[5&#93; Daha önce benzer fikirlerin "sapkınlık" olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı.[kaynak belirtilmeli&#93; Olası itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı.[6&#93; 1858'de Alfred Russell Wallace'dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace'ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı, ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi.<br />
<br />
1859'da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to uyarı bu tur kelimeler yasaktır (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.<br />
<br />
Darwin bugün, John Herschel ve Isaac Newton gibi isimlerle beraber Westminster Abbey'de gömülüdür.[7&#93;</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #808000;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">Charles Darwin<br />
<br />
Charles Robert Darwin 51 yaşında çekilmiş bir fotoğrafında görülen Darwin, Türlerin Kökeni'ni henüz yeni yayınlamıştı.<br />
51 yaşında çekilmiş bir fotoğrafında görülen Darwin, Türlerin Kökeni'ni henüz yeni yayınlamıştı.<br />
Doğum 	12 Şubat 1809<br />
Shrewsbury, Shropshire, İngiltere<br />
Ölüm 	19 Nisan 1882 (73 yaşında)<br />
Downe, Kent, İngiltere<br />
Milliyeti 	İngiliz<br />
Dalı 	Biyoloji<br />
Jeoloji<br />
Doğa bilimleri<br />
Çalıştığı yerler 	Kraliyet Coğrafya Cemiyeti<br />
Alma Mater 	Edinburgh Üniversitesi<br />
Cambridge Üniversitesi<br />
Önemli başarıları 	Beagle Yolculuğu<br />
Türlerin Kökeni<br />
Doğal seçilim<br />
Etkilendikleri 	Charles Lyell<br />
Etkiledikleri 	Thomas Henry Huxley<br />
George John Romanes<br />
Aldığı ödüller 	İngiliz Kraliyet Madalyası (1853)<br />
Wollaston Madalyası (1859)<br />
Copley Madalyası (1864)<br />
İmza 	<br />
Notlar:<br />
Erasmus Darwin ve Josiah Wedgwood'un torunuydu, kuzini Emma Wedgwood ile evlendi.<br />
<br />
Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882), İngiliz doğa tarihçisi.[I] İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur.[1] Darwin'in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği gerçeği yaşadığı dönemde, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olduğu ise 1930'lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür.[1] Darwin'in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.<br />
<br />
Darwin'in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi'nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okurken gelişti.[3][4] Beagle gemisinde yaptığı beş senelik yolculuk sırasında, zamanın meşhur jeoloğu Charles Lyell'ın ortaya attığı, geçmişteki jeolojik süreçlerin bugünkülerle aynı olduğunu savunan teoriyi destekleyecek pek çok gözlem yaptı ve iyi bir jeolog olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli] Aynı yolculukta, canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838'de doğal seçilim fikrini geliştirdi.[5] Daha önce benzer fikirlerin "sapkınlık" olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı.[kaynak belirtilmeli] Olası itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı.[6] 1858'de Alfred Russell Wallace'dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace'ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı, ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi.<br />
<br />
1859'da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to uyarı bu tur kelimeler yasaktır (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.<br />
<br />
Darwin bugün, John Herschel ve Isaac Newton gibi isimlerle beraber Westminster Abbey'de gömülüdür.[7]</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün rütbe yükseltme tarihleri]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=427</link>
			<pubDate>Sun, 29 Mar 2009 19:57:44 +0300</pubDate>
			<dc:creator>peys</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=427</guid>
			<description><![CDATA[teğmen  : 10 Şubat 1902<br />
<br />
<br />
Üsteğmen : 1903<br />
<br />
<br />
yüzbaŞi (kurmay) : 11 ocak 1905<br />
<br />
<br />
kolağasi (kidemli yüzbaşı) : 20 haziran 1907<br />
<br />
<br />
binbaşi : 27 kasim 1911<br />
<br />
<br />
yarbay : 1 mart 1914<br />
<br />
<br />
albay : 1 haziran 1915<br />
<br />
<br />
mirliva (tümgeneral) : 1 nisan 1916<br />
<br />
<br />
askerlikten istifa : 8 temmuz 1919<br />
<br />
(erzurum kongresİ Öncesİ)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
askerliğe geri dönüş : 5 ağustos 1921<br />
<br />
(başkomutanlik görevİyle)<br />
<br />
<br />
mareşal (müşir) : 19 eylül 1921<br />
<br />
<br />
alıntıdır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[teğmen  : 10 Şubat 1902<br />
<br />
<br />
Üsteğmen : 1903<br />
<br />
<br />
yüzbaŞi (kurmay) : 11 ocak 1905<br />
<br />
<br />
kolağasi (kidemli yüzbaşı) : 20 haziran 1907<br />
<br />
<br />
binbaşi : 27 kasim 1911<br />
<br />
<br />
yarbay : 1 mart 1914<br />
<br />
<br />
albay : 1 haziran 1915<br />
<br />
<br />
mirliva (tümgeneral) : 1 nisan 1916<br />
<br />
<br />
askerlikten istifa : 8 temmuz 1919<br />
<br />
(erzurum kongresİ Öncesİ)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
askerliğe geri dönüş : 5 ağustos 1921<br />
<br />
(başkomutanlik görevİyle)<br />
<br />
<br />
mareşal (müşir) : 19 eylül 1921<br />
<br />
<br />
alıntıdır]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[10 Yaşındaki Amerikalı Çocugun Atatürk’e Mektubu ve Atatürk’ün Cevabı]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=426</link>
			<pubDate>Sun, 29 Mar 2009 19:54:33 +0300</pubDate>
			<dc:creator>peys</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=426</guid>
			<description><![CDATA[1923’te 10 yaşındaki Amerikalı bir çocuk Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazdı ve resim istedi. Türk tarihinin en karışık günlerinde çocuğa cevap yazan Gazi, bir de tavsiyede bulundu:Türkler hakkında her söylenene araştırmadan inanma!<br />
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yazdığı ilk özel mektubu Amerika'da bulduk. Mektup, Cumhuriyet'i kurduğu, gericiler ve vatan hainleriyle insanüstü bir mücadele verdiği günlerde, Atatürk'ün, 10 yaşındaki bir Amerikalı çocuğun mektubuna cevap verecek zamanı bulup, dış ilişkiler ve propagandaya gösterdiği önemi bir kere daha gösteriyor.<br />
<br />
Bugün 85 yaşında olan ve ABD'nin küçük bir şehrinde yaşayan Curtis LaFrance, o zamanlar 10 yaşında bir çocuktu. Amerikan bağımsızlık mücadelesinin kahramanı, yeni kıtaya ‘özgürlük’ fikrini aşılayan Fransız Lafayette'in soyundan geliyordu. Özgürlük hikayeleriyle büyümüştü. Çok uzak bir ülkede, tam 9000 kilometre ötede, Anadolu'da verilen Kurtuluş Savaşı kanını kaynattı. ‘Angora’(Ankara) adlı küçük şehirde kurulan yeni devletin Reis'iyle yapılmış bir röportaj gördü bir gazetede. Heyecanlandı, etkilendi.<br />
Yaşına başına bakmadan oturup - tesadüfe bakın ki, Cumhuriyet'in ilanından tam bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü - Gazi Paşa'ya bir mektup yazdı. Bir imzalı fotoğraf istedi uzaktaki kahramanından. Pek umudu yoktu ama, çocukluk heyecanıyla bekledi yine de. Derken bir gün bir mektup getirdi postacı. İlk kez kendi adına yazılmış bir mektup. 10 yaşındaki ‘Mister’ Curtis LaFrance'a. Hem de kimden! Çocuk içgüdüsüyle uzaktan önemini anlayıp hayran olduğu Gazi Mustafa Kemal'den.<br />
<br />
‘O zaman çok sevindim tabii ama hadisenin önemini yıllır sonra idrak ettim. Yaşım ilerledikçe heyecanım arttı, okuyup Atatürk’ün kim olduğunu anlayınca hayranlığım arttı. Ne kadar şanslı olduğumu çok sonraları anladım.' Curtis'in, ilkokul son sınıf öğrencisiyken, babasının daktilosunda oturup yazdığı mektup şöyle :<br />
<br />
‘Gazi Mustafa Kemal Paşa Angora-Türkiye<br />
Sayın Efendim,<br />
Ben 10 yaşında, Amerikalı bir çocuğum. Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve Bayan Kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve Bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. Birgün, Türkiye’yi görebileceğimi umut ediyorum. Saygılarımla,<br />
Curtis LaFrance'<br />
<br />
<br />
Türk tarihinin belki de en zorlu dönemlerinde, Amerikalı küçük bir çocuğu ciddiye alan, vakit ayıran, oturup eliyle bir mektup yazan Gazi Mustafa Kemal, bir de bu mektubu İngilizce'ye çevirtip daktilo ettirmiş. Adeta Türkiye Cumhuriyeti'nin hâlâ bugün bile uğrayacağı haksızlıkları önceden bilmiş ve 27 Kasım 1923 tarihli mektubunda Curtis'e şu nasihatte bulunmuş:<br />
<br />
<br />
‘Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti - Hususi<br />
Ankara, 27.11.1339 (1923)<br />
Mister Kurtis LaFrans'a<br />
Mektubunuzu aldım. Türk vatanı hakkındaki alâka ve temenniyatınıza (iyi düşüncelerinize) teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle (arzu ettiğiniz şekilde) bir aded fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika'nın zeki ve çalışkan çocuklarına yegâne tavsiyem, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla (gerçekmiş gibi) bakmayıp kanaatlerini mutlaka ilm; ve esaslı tedkikata (araştırmalara) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet eylemeleridir (önem vermeleridir). Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı (başarılı ve mutlu olmanızı) temenni eylerim.<br />
Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal'<br />
<br />
LaFrance iş hayatına atıldıktan sonra Ankara'da Polatlı Belediyesi'ne itfaiye aracı sattığını, yıllar önce ise gemiyle çıktığı bir Akdeniz gezisinde İstanbul'u ziyaret ederek çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini söylüyor.<br />
85 yaşındaki LaFrance:<br />
"1938’de Atatürk'ün ölüm haberi geldiğinde 25 yaşında bir delikanlıydım.Niye ağladığımı kimse anlamadı"]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1923’te 10 yaşındaki Amerikalı bir çocuk Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazdı ve resim istedi. Türk tarihinin en karışık günlerinde çocuğa cevap yazan Gazi, bir de tavsiyede bulundu:Türkler hakkında her söylenene araştırmadan inanma!<br />
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yazdığı ilk özel mektubu Amerika'da bulduk. Mektup, Cumhuriyet'i kurduğu, gericiler ve vatan hainleriyle insanüstü bir mücadele verdiği günlerde, Atatürk'ün, 10 yaşındaki bir Amerikalı çocuğun mektubuna cevap verecek zamanı bulup, dış ilişkiler ve propagandaya gösterdiği önemi bir kere daha gösteriyor.<br />
<br />
Bugün 85 yaşında olan ve ABD'nin küçük bir şehrinde yaşayan Curtis LaFrance, o zamanlar 10 yaşında bir çocuktu. Amerikan bağımsızlık mücadelesinin kahramanı, yeni kıtaya ‘özgürlük’ fikrini aşılayan Fransız Lafayette'in soyundan geliyordu. Özgürlük hikayeleriyle büyümüştü. Çok uzak bir ülkede, tam 9000 kilometre ötede, Anadolu'da verilen Kurtuluş Savaşı kanını kaynattı. ‘Angora’(Ankara) adlı küçük şehirde kurulan yeni devletin Reis'iyle yapılmış bir röportaj gördü bir gazetede. Heyecanlandı, etkilendi.<br />
Yaşına başına bakmadan oturup - tesadüfe bakın ki, Cumhuriyet'in ilanından tam bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü - Gazi Paşa'ya bir mektup yazdı. Bir imzalı fotoğraf istedi uzaktaki kahramanından. Pek umudu yoktu ama, çocukluk heyecanıyla bekledi yine de. Derken bir gün bir mektup getirdi postacı. İlk kez kendi adına yazılmış bir mektup. 10 yaşındaki ‘Mister’ Curtis LaFrance'a. Hem de kimden! Çocuk içgüdüsüyle uzaktan önemini anlayıp hayran olduğu Gazi Mustafa Kemal'den.<br />
<br />
‘O zaman çok sevindim tabii ama hadisenin önemini yıllır sonra idrak ettim. Yaşım ilerledikçe heyecanım arttı, okuyup Atatürk’ün kim olduğunu anlayınca hayranlığım arttı. Ne kadar şanslı olduğumu çok sonraları anladım.' Curtis'in, ilkokul son sınıf öğrencisiyken, babasının daktilosunda oturup yazdığı mektup şöyle :<br />
<br />
‘Gazi Mustafa Kemal Paşa Angora-Türkiye<br />
Sayın Efendim,<br />
Ben 10 yaşında, Amerikalı bir çocuğum. Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve Bayan Kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve Bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. Birgün, Türkiye’yi görebileceğimi umut ediyorum. Saygılarımla,<br />
Curtis LaFrance'<br />
<br />
<br />
Türk tarihinin belki de en zorlu dönemlerinde, Amerikalı küçük bir çocuğu ciddiye alan, vakit ayıran, oturup eliyle bir mektup yazan Gazi Mustafa Kemal, bir de bu mektubu İngilizce'ye çevirtip daktilo ettirmiş. Adeta Türkiye Cumhuriyeti'nin hâlâ bugün bile uğrayacağı haksızlıkları önceden bilmiş ve 27 Kasım 1923 tarihli mektubunda Curtis'e şu nasihatte bulunmuş:<br />
<br />
<br />
‘Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti - Hususi<br />
Ankara, 27.11.1339 (1923)<br />
Mister Kurtis LaFrans'a<br />
Mektubunuzu aldım. Türk vatanı hakkındaki alâka ve temenniyatınıza (iyi düşüncelerinize) teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle (arzu ettiğiniz şekilde) bir aded fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika'nın zeki ve çalışkan çocuklarına yegâne tavsiyem, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla (gerçekmiş gibi) bakmayıp kanaatlerini mutlaka ilm; ve esaslı tedkikata (araştırmalara) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet eylemeleridir (önem vermeleridir). Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı (başarılı ve mutlu olmanızı) temenni eylerim.<br />
Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal'<br />
<br />
LaFrance iş hayatına atıldıktan sonra Ankara'da Polatlı Belediyesi'ne itfaiye aracı sattığını, yıllar önce ise gemiyle çıktığı bir Akdeniz gezisinde İstanbul'u ziyaret ederek çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini söylüyor.<br />
85 yaşındaki LaFrance:<br />
"1938’de Atatürk'ün ölüm haberi geldiğinde 25 yaşında bir delikanlıydım.Niye ağladığımı kimse anlamadı"]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hindistanlı kahin Atatürk'ün öleceği tarihi biliyor muydu?]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=425</link>
			<pubDate>Sun, 29 Mar 2009 19:46:26 +0300</pubDate>
			<dc:creator>peys</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=425</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://img74.imageshack.us/img74/1786/atahal236ut.jpg" border="0" alt="[Resim: atahal236ut.jpg&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://img74.imageshack.us/img74/1786/atahal236ut.jpg" border="0" alt="[Resim: atahal236ut.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖKLİD]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=391</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:26:36 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=391</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/euclides.jpg" border="0" alt="[Resim: euclides.jpg&#93;" /><br />
      M.Ö.300 yıllarında yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırış olan Öklid hakkında bilinenler çok azdır. Elementler adlı meşhur kitabını 40 yaşında yazdığı söylenmektedir. Gençliğinde Atina’da, Platon’un Akademisinde eğitim görmüş, astronomi, aritmetik, geometri ve müzik konularına burada ilgi duymaya başlar. Elementleri İskenderiye’ce yazmıştır. Öklid geometrisinin aksiyomları şunlardır:<br />
<br />
1- Aynı şeye eşit olan şeyler birbirlerine de eşittirler.<br />
<br />
2- Eğer eşit miktarlara eşit miktarlar eklenirse, elde edilenler de eşit olur.<br />
<br />
3- Eğer eşit miktarlardan eşit miktarlar çıkartılırsa, eşitlik bozulmaz.<br />
<br />
4- Birbirine çakışan şeyler birbirine eşittir.<br />
<br />
5- Bütün, parçadan büyüktür.<br />
<br />
Öklid geometrisinin postülaları ise şunlardır.<br />
<br />
1-     İki yol arasını birleştiren en kısa yol, doğrudur<br />
<br />
2-     Doğru doğru olarak sonsuza kadar uzatılabilir.<br />
<br />
3-     Bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların geometrik yeri çemberdir.<br />
<br />
4-     Bütün dik açılar birbirine eşittir.<br />
<br />
5-     İki doğru bir üçüncü doğru tarafından kesilirse, içte meydana gelen açıların toplamının 180 dereceden küçük olduğu tarafta bu iki doğru kesişir.<br />
<br />
6-     Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir.<br />
<br />
7-     Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir tek paralel çizilebilir.<br />
<br />
Öklid ‘in üç tane de uzay kabulü vardır.<br />
<br />
1-     Uzay üç boyutludur.<br />
<br />
2-     Uzay sonsuzdur.<br />
<br />
3-   Uzay homojendir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/euclides.jpg" border="0" alt="[Resim: euclides.jpg]" /><br />
      M.Ö.300 yıllarında yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırış olan Öklid hakkında bilinenler çok azdır. Elementler adlı meşhur kitabını 40 yaşında yazdığı söylenmektedir. Gençliğinde Atina’da, Platon’un Akademisinde eğitim görmüş, astronomi, aritmetik, geometri ve müzik konularına burada ilgi duymaya başlar. Elementleri İskenderiye’ce yazmıştır. Öklid geometrisinin aksiyomları şunlardır:<br />
<br />
1- Aynı şeye eşit olan şeyler birbirlerine de eşittirler.<br />
<br />
2- Eğer eşit miktarlara eşit miktarlar eklenirse, elde edilenler de eşit olur.<br />
<br />
3- Eğer eşit miktarlardan eşit miktarlar çıkartılırsa, eşitlik bozulmaz.<br />
<br />
4- Birbirine çakışan şeyler birbirine eşittir.<br />
<br />
5- Bütün, parçadan büyüktür.<br />
<br />
Öklid geometrisinin postülaları ise şunlardır.<br />
<br />
1-     İki yol arasını birleştiren en kısa yol, doğrudur<br />
<br />
2-     Doğru doğru olarak sonsuza kadar uzatılabilir.<br />
<br />
3-     Bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların geometrik yeri çemberdir.<br />
<br />
4-     Bütün dik açılar birbirine eşittir.<br />
<br />
5-     İki doğru bir üçüncü doğru tarafından kesilirse, içte meydana gelen açıların toplamının 180 dereceden küçük olduğu tarafta bu iki doğru kesişir.<br />
<br />
6-     Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir.<br />
<br />
7-     Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir tek paralel çizilebilir.<br />
<br />
Öklid ‘in üç tane de uzay kabulü vardır.<br />
<br />
1-     Uzay üç boyutludur.<br />
<br />
2-     Uzay sonsuzdur.<br />
<br />
3-   Uzay homojendir]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[THALES(M.Ö.624-M.Ö.548)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=390</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:26:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=390</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/thales.jpg" border="0" alt="[Resim: thales.jpg&#93;" /><br />
     Milet okulunun ilk temsilcisi olan Thales M.Ö.624 yılında doğmuş ve M.Ö.548 yılında ölmüştür.Varlıklı bir tacirdi.Yunanlı yedi bilgeden biri olarak kabul edilmekteydi.Thales ile ilgili şu hikaye kayıtlara geçmiştir.Lidyalılarla Persler arasında uzun süren bir savaş sırasında,28 Mayıs 585 tarihinde,Güneş'in tutulacağını önceden bildirmiş ve bu olaydan çok etkilenen iki kral derhal bu savaşa son vermişlerdir.Bu hikaye,ilk bakışta inanılmaz gibi görünmekteysede,şu noktayı göz ardı etmemek gerekir:Babilliler,Güneş tutulmasının önceden bildirme olanağını veren Saros Periyodu'nu biliyorlardı.Söylendiğine göre,Thales Mısır'a gittiğinde bunu öğrenmişti.<br />
<br />
     İlk Yunan matemetikçisi Thales'tir.Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif(yani tümdengelimsel)bir bilim dalı haline geldi.<br />
<br />
     Thales,bir cismin gölgesinin,kendi boyuna eşit olduğu bir anda,diğer bütün cisimlerin gölgelerininde,kendi boylarına eşit olacağını biliyordu.<br />
<br />
     Thales,bir geminin kıyıdan ne kadar uzak olduğunun ölçülmesi ile de ilgilenmiştir.Bu ölçümü,iki dik üçgenin kenarları arasındaki orantıdan yararlanarak yapmıştır.<br />
<br />
Aşağıdaki geometrik öneriler ona atfedilmektedir:<br />
<br />
1.Yarıçap,daireyi iki eşit parçaya böler.<br />
<br />
2.İkizkenar bir üçgenin tabanına komşu olan açılar eşittir.<br />
<br />
3.İki doğru kesiştiğinde karşıt açılar eşittir.<br />
<br />
4.Yarım daireyi gören açılar diktir.<br />
<br />
5.İkişer açısı ve birer kenarları eşit olan üçgenler birbirlerine eşittir.<br />
<br />
     Thales,eşit açı yerine benzer açı deyimini kullanmaktadır,bundan da açıyı nicel bir büyüklük olarak değil,bir şekil olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır.<br />
<br />
     Bunların kanıtlamalarını yapabiliyor muydu?Eşit oldukları sonucuna nasıl ulaşmıştı?Bu soruların yanıtını bulmak olanaksızdır.Ancak tarihte geometrik önerilerin gerekliliğine inanan ilk kişi Thales'tir.<br />
<br />
     Thales aynı zamanda astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiştir.Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir.28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını önceden tahmin etmi olmasına rağmen,Yer'in bir disk biçiminde olduğunu düşündüğünden,Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.<br />
<br />
      Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti.Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı'nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermişti.Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı'yı kullanıyorlardı.<br />
<br />
      Thales herşeyin aslının su olduğunu söylüyordu;su,katı,sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi.Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı,bu maddenin asli oluşunun en güçlü kanıtlarında biriydi.Thales,bu görüşleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.<br />
<br />
      Aristotales'e göre,Thales,mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduğuna inanıyordu.Nasıl bir yorum getirirse getirsin,mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales'ti.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/thales.jpg" border="0" alt="[Resim: thales.jpg]" /><br />
     Milet okulunun ilk temsilcisi olan Thales M.Ö.624 yılında doğmuş ve M.Ö.548 yılında ölmüştür.Varlıklı bir tacirdi.Yunanlı yedi bilgeden biri olarak kabul edilmekteydi.Thales ile ilgili şu hikaye kayıtlara geçmiştir.Lidyalılarla Persler arasında uzun süren bir savaş sırasında,28 Mayıs 585 tarihinde,Güneş'in tutulacağını önceden bildirmiş ve bu olaydan çok etkilenen iki kral derhal bu savaşa son vermişlerdir.Bu hikaye,ilk bakışta inanılmaz gibi görünmekteysede,şu noktayı göz ardı etmemek gerekir:Babilliler,Güneş tutulmasının önceden bildirme olanağını veren Saros Periyodu'nu biliyorlardı.Söylendiğine göre,Thales Mısır'a gittiğinde bunu öğrenmişti.<br />
<br />
     İlk Yunan matemetikçisi Thales'tir.Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif(yani tümdengelimsel)bir bilim dalı haline geldi.<br />
<br />
     Thales,bir cismin gölgesinin,kendi boyuna eşit olduğu bir anda,diğer bütün cisimlerin gölgelerininde,kendi boylarına eşit olacağını biliyordu.<br />
<br />
     Thales,bir geminin kıyıdan ne kadar uzak olduğunun ölçülmesi ile de ilgilenmiştir.Bu ölçümü,iki dik üçgenin kenarları arasındaki orantıdan yararlanarak yapmıştır.<br />
<br />
Aşağıdaki geometrik öneriler ona atfedilmektedir:<br />
<br />
1.Yarıçap,daireyi iki eşit parçaya böler.<br />
<br />
2.İkizkenar bir üçgenin tabanına komşu olan açılar eşittir.<br />
<br />
3.İki doğru kesiştiğinde karşıt açılar eşittir.<br />
<br />
4.Yarım daireyi gören açılar diktir.<br />
<br />
5.İkişer açısı ve birer kenarları eşit olan üçgenler birbirlerine eşittir.<br />
<br />
     Thales,eşit açı yerine benzer açı deyimini kullanmaktadır,bundan da açıyı nicel bir büyüklük olarak değil,bir şekil olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır.<br />
<br />
     Bunların kanıtlamalarını yapabiliyor muydu?Eşit oldukları sonucuna nasıl ulaşmıştı?Bu soruların yanıtını bulmak olanaksızdır.Ancak tarihte geometrik önerilerin gerekliliğine inanan ilk kişi Thales'tir.<br />
<br />
     Thales aynı zamanda astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiştir.Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir.28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını önceden tahmin etmi olmasına rağmen,Yer'in bir disk biçiminde olduğunu düşündüğünden,Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.<br />
<br />
      Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti.Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı'nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermişti.Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı'yı kullanıyorlardı.<br />
<br />
      Thales herşeyin aslının su olduğunu söylüyordu;su,katı,sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi.Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı,bu maddenin asli oluşunun en güçlü kanıtlarında biriydi.Thales,bu görüşleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.<br />
<br />
      Aristotales'e göre,Thales,mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduğuna inanıyordu.Nasıl bir yorum getirirse getirsin,mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales'ti.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[THOMAS ALVA EDİSON]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=389</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:25:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=389</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/edion.jpg" border="0" alt="[Resim: edion.jpg&#93;" /><br />
       Dünyanın en büyük mucitlerinden biri olan Edison ABD’nin Ohio eyaletindeki Milan’da dünyaya geldi. Geniş bir düş gücü olan çok meraklı bir çocuktu. Öğretmeni onun bitmek bilmeyen sorularını aptallık belirtisi olarak gördüğünden okuyamayacağına karar vererek üç ay sonra okuldan uzaklaştırdı. O yıllarda kimyaya büyük ilgi duyan Edison bu konuda bulabildiği her şeyi okudu ve daha on yaşındayken kendi eliyle sebze yetiştirip satarak kazandığı parayla evlerinin kilerinde kimya deneyleri yapmaya başladı. 12 yaşındayken bir tirende dergi ve meyve satıyor, bir yandan da tirenin yük vagonunu yerleştirdiği küçük bir baskı makinesi ile haftalık bir gazete basıyordu. Ama bir gün içinde kimyasal madde bulunan şeylerden biri kırılıp vagonda yangın çıkınca Edison hem tirendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı. Daha sonra telgrafçılık öğrenmeye karar veren Edison 1863-1868 arasında ABD ve Kanada da birkaç telgrafhanede çalıştı. 1868 de bir atölye kurdu ama yaptığı elektrikli kayıt aygıtının patentini satamayınca bir yıl sonra parasız ve borçlu olara Boston dan New York ‘a gitti. Altın borsasındaki telgraf aygıtının bozulduğu bir sırada rastlantıyla orada bulunması bir şans oldu. Edison aygıtı ustalıkla onardı ve başarısı telgraf şirketinde iş bulmasına yol açtı. Edison daha sonra kayıt yapabilen ve borsadaki fiyatların duyurulmasında kullanılan bir telgraf aygıtı geliştirdi ve patentini iyi bir fiyatla sattı. Sattığı patentlerden kazandığı parayla bir atölye kurdu ve kendi buluşlarının yapımına girişti. Edison ilk başarılı yazı makinesinin yapılmasına da katkıda bulundu. Bir telgraf teli üzerinde aynı anda 6 mesajın birbirine karışmadan gönderilmesinin yolunu buldu. Edison 1877 de sesi kaydedip tekrarlayabilen gramofonu icad etti. Bu ona büyük bir sevinç verdi. İlk başarılı gramofon denemesinde aygıtta “ Mary’nin küçük bir kuzusu vardı” şiirini okuduktan sonra gramofonu ikinci kez çalıştığında aynı sözcükler cızırtılı ama oldukça net bir biçimde duyulmuştu. O zaman fonograf adı verilen bu ilk gramofonun huniye benzer bir hoparlörü vardı. Ve mumdan yapılmış silindir biçimde plaklar kullanılıyordu. Edison un öbür buluşları arasında telefon ağızlığı ( verici) elektrik ampulü, demir nikelli akümülatör, elektrikli oy kayıt makinesi, diktafon da vardır.. günümüzde kullanılan film makinelerinin öncüsü olan kinetoskopu ticari amaçla kullanılabilecek biçimde geliştiren de Edison dur. Edison elektrik ampulü üzerinde çalışırken bir rastlantı sonucunda “ Edison Etkisi “ olarak bilinen olayı buldu. Ampulün filamanında ki karbon taneciklerinin zamanla buharlaşarak lambanın yüzeyinde biriktiği bu termoiyonik salım olayı sonradan radyo lambalarının temelini oluşturmuştur. Edison birinci dünya  savaşı sırasında elde edilmesi güç olan kimyasal maddelerin yerini tutacak yeni maddeler yapmanın yolunu aradı. Başarısını zekadan çok sıkı çalışmaya borçlu olduğunu söyleyen Edison yemek ve dinlenmeye zaman ayırmayı çok görür kimi zaman laboratuarında ki masalardan birinin üzerinde giyinik olarak uyurdu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/edion.jpg" border="0" alt="[Resim: edion.jpg]" /><br />
       Dünyanın en büyük mucitlerinden biri olan Edison ABD’nin Ohio eyaletindeki Milan’da dünyaya geldi. Geniş bir düş gücü olan çok meraklı bir çocuktu. Öğretmeni onun bitmek bilmeyen sorularını aptallık belirtisi olarak gördüğünden okuyamayacağına karar vererek üç ay sonra okuldan uzaklaştırdı. O yıllarda kimyaya büyük ilgi duyan Edison bu konuda bulabildiği her şeyi okudu ve daha on yaşındayken kendi eliyle sebze yetiştirip satarak kazandığı parayla evlerinin kilerinde kimya deneyleri yapmaya başladı. 12 yaşındayken bir tirende dergi ve meyve satıyor, bir yandan da tirenin yük vagonunu yerleştirdiği küçük bir baskı makinesi ile haftalık bir gazete basıyordu. Ama bir gün içinde kimyasal madde bulunan şeylerden biri kırılıp vagonda yangın çıkınca Edison hem tirendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı. Daha sonra telgrafçılık öğrenmeye karar veren Edison 1863-1868 arasında ABD ve Kanada da birkaç telgrafhanede çalıştı. 1868 de bir atölye kurdu ama yaptığı elektrikli kayıt aygıtının patentini satamayınca bir yıl sonra parasız ve borçlu olara Boston dan New York ‘a gitti. Altın borsasındaki telgraf aygıtının bozulduğu bir sırada rastlantıyla orada bulunması bir şans oldu. Edison aygıtı ustalıkla onardı ve başarısı telgraf şirketinde iş bulmasına yol açtı. Edison daha sonra kayıt yapabilen ve borsadaki fiyatların duyurulmasında kullanılan bir telgraf aygıtı geliştirdi ve patentini iyi bir fiyatla sattı. Sattığı patentlerden kazandığı parayla bir atölye kurdu ve kendi buluşlarının yapımına girişti. Edison ilk başarılı yazı makinesinin yapılmasına da katkıda bulundu. Bir telgraf teli üzerinde aynı anda 6 mesajın birbirine karışmadan gönderilmesinin yolunu buldu. Edison 1877 de sesi kaydedip tekrarlayabilen gramofonu icad etti. Bu ona büyük bir sevinç verdi. İlk başarılı gramofon denemesinde aygıtta “ Mary’nin küçük bir kuzusu vardı” şiirini okuduktan sonra gramofonu ikinci kez çalıştığında aynı sözcükler cızırtılı ama oldukça net bir biçimde duyulmuştu. O zaman fonograf adı verilen bu ilk gramofonun huniye benzer bir hoparlörü vardı. Ve mumdan yapılmış silindir biçimde plaklar kullanılıyordu. Edison un öbür buluşları arasında telefon ağızlığı ( verici) elektrik ampulü, demir nikelli akümülatör, elektrikli oy kayıt makinesi, diktafon da vardır.. günümüzde kullanılan film makinelerinin öncüsü olan kinetoskopu ticari amaçla kullanılabilecek biçimde geliştiren de Edison dur. Edison elektrik ampulü üzerinde çalışırken bir rastlantı sonucunda “ Edison Etkisi “ olarak bilinen olayı buldu. Ampulün filamanında ki karbon taneciklerinin zamanla buharlaşarak lambanın yüzeyinde biriktiği bu termoiyonik salım olayı sonradan radyo lambalarının temelini oluşturmuştur. Edison birinci dünya  savaşı sırasında elde edilmesi güç olan kimyasal maddelerin yerini tutacak yeni maddeler yapmanın yolunu aradı. Başarısını zekadan çok sıkı çalışmaya borçlu olduğunu söyleyen Edison yemek ve dinlenmeye zaman ayırmayı çok görür kimi zaman laboratuarında ki masalardan birinin üzerinde giyinik olarak uyurdu.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nicolas COPERNICUS(1473 - 1543)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=387</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:22:22 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=387</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/coperni.jpg" border="0" alt="[Resim: coperni.jpg&#93;" /><br />
Nicolaus Copernicus 1473 yılında Torun'da doğmuştur. Cracow, Bologna, Padua ve Ferrara üniversitelerinde teoloji, hukuk ve tıp öğrenimi görmüş, eğitimini tamamladıktan sonra Frauenburg Katedrali'ne papaz olarak atanmıştır. Ancak Copernicus öncelikle astronomiye ilgi duymuştur; üniversite yıllarında İtalya'nın ünlü astronomlarıyla tanışmış ve onlardan almış olduğu derslerle bu alandaki bilgisini geliştirme olanağı bulmuştur.<br />
<br />
Copernicus, Güneş merkezli gök sisteminin kurucusudur; Güneş'in evrenin merkezinde bulunduğunu ve Yer'in bir gezegen gibi, Güneş'in çevresinde dolandığını savunan bu sistemi, 1543 yılında basılan, Gök Kürelerinin Hareketi adlı ünlü kitabında bütün yönleriyle açıklamıştır. Bu yapıt iki ana bölümden oluşur. Birinci bölümde sistemin ana hatları tanıtılmış ve ikinci bölümde ise ayrıntılara inilmiştir.<br />
<br />
Copernicus sisteminde, merkezde Güneş bulunur ve sırasıyla Merkür, Venüs, Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenleri, Güneş'in çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla dolanırlar; Ay, bir gezegen değil, Yer'in çevresinde devinen bir uydudur. Satürn gezegeninden sonra, bütün gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan sabit yıldızlar küresi gelir. Gece ve gündüzler, Yer'in ekseni etrafındaki dönüşlerinden, mevsimler ise Yer'in Güneş çevresindeki dolanımlarından meydana gelir.<br />
<br />
Gök Kürelerinin Hareketi'nin yayınlanması Avrupa'da büyük bir heyecan yaratmamış, astronomlar da dahil olmak üzere pek az kişi bu yapıtın değerini kavramıştır. Genellikle kitapta tasvir edilen sistem, gezegen kataloglarının hazırlanmasına yardımcı olacak yeni bir yöntem olarak benimsenmiştir.<br />
<br />
Erasmus Reinhold (1511-1553) 1524'de, yani daha Copernicus'un yapıtı basılmadan önce, Güneş merkezli sistemi yeni bir çağın başlangıcı olarak karşılamış ve hemen bu sistemi temele alan ve Tabulae Prutenica olarak tanınan bir gezegen katalogu hazırlamıştı. Bu katalog, o dönemde kullanılmakta olan Alfons kataloglarına göre daha başarılı sayılsa da, umulanı verememişti.<br />
<br />
Bazı astronomlar ise Copernicus'tan çok daha ileri gitmişlerdi. Battista Benedetti (1530-1590) gezegenlerin meskun olabileceğini söylüyordu. Giordano Bruno (1548-1600) ise, Güneş'in rotasyon hareketi yaptığını, kutuplarda basık olduğunu, sabit yıldızların birer Güneş olabileceğini, evrenin sonsuz olduğunu ileri sürmüştü; bilindiği gibi, sonradan bu görüşlerin çoğu doğrulanacaktı. Ancak Bruno, Aristoteles ve Batlamyus kozmolojisine dayanan kilise öğretisine karşı geldiği için dinsizlikle suçlandı ve 1600 yılında bu görüşlerinden ötürü yakıldı. Dini çevreler Copernicus'u hoşgörü ile karşılamıyorlardı. En sert tepkiler Protestanlardan gelmişti; Papa'yı İncil'e sadakat göstermemekle suçluyorlardı. Bunların başında Luther ve Melanchton geliyordu. Böyle bir ortam Copernicus ile İncil'i uzlaştırma çabalarına yol açtı. Bir İspanyol İncil'deki şu cümleye dayanarak Yer'in hareketini kabul etmişti: "Kim Yer'i yerinden oynattı ve bunun etkisiyle sütunlar sarsıldı."<br />
<br />
Bruno'nun yakılmış ve Galilei'nin engizisyon tarafından cezalandırılmış olmasının etkisi çok büyük olmuştu. Nitekim Pierre Gassendi kutsal kitapla uyuşmuş olsaydı, Copernicus sistemini tercih edebileceğini söylüyordu.<br />
<br />
Copernicus'un yapıtı ve Copernicus sistemini konu alan kitaplar, 1882 yılına kadar kilisenin yasakladığı kitaplar listesinde yer aldı ve bu tarihte Kardinaller Meclisi, Katolik çevrelerinde Copernicus'un okutulabileceğini ilan etti.<br />
<br />
Yeni sistemin bazı soruların yanıtını verememesi, yayılmasını ve gelişmesini engelleyen en önemli etkenlerden biriydi. Bu konudaki tartışmalar, Galilei'nin modern fiziğin temellerini atmasıyla son buldu. Böylece düşünce tarihinde, yeni atılımlara sahne olacak, yepyeni bir ufuk açılmış oldu.<br />
<br />
<br />
Gök Kürelerinin Hareketi'nin 1543 yılında yayımlanması Rönesans'ın en önemli olaylarından biridir. Bunun özellikle astronomideki ve genellikle doğa bilimlerindeki ve tüm insan düşüncesindeki etkileri çok derindir. Her ne kadar bazı noktalarda eskiye bağlı kalmışsa da Kant'ın (1724-1804) belirttiği gibi, getirmiş olduğu görüş kökten bir değişikliğin sembolüdür. Bu yüzden bilim tarihi açısından bu yapıt Ortaçağ ile Yeniçağ'ı birbirinden ayıran gerçek bir hudut taşı olarak kabul edilir.<br />
<br />
Copernicus'ten önce de Güneş merkezli sistemi ortaya koyanlar olmuştu, ama bunların hiç birisi Copernicus gibi etkili olamamıştır. Copernicus temel prensiplerini ortaya koyduktan sonra yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırının hemen hemen otuz yılını bunu bir hesaplama sistemi haline getirme çabasıyla geçirmiştir. Sonunda çok eleştirildiği gibi karmaşık da olsa, hatta Batlamyus'tan daha başarılı olmasa da, Yer merkezli sistemin karşısına, aynı ayrıntılı hesaplama olanağına sahip bir ikinci sistemi koyabilmiştir. Almagest'ten hesaplama tekniğini, gözlem sonuçlarını almasına rağmen, Ortaçağ bilimine en büyük darbeyi indirmiş, modern astronomiye, modern fiziğe giden yolu açmış, kuşkusuz Yeniçağ'ın öncüsü adını almaya hak kazanmıştır.<br />
<br />
Onun astronomiye zaten var olan merakı giderek bir numaralı ilgi alanı oldu. O araştırmalarını kendi başına ve yardım almadan yaptı. Gökyüzünü kathedralin duvarları içindeki bir kuleden gözlemledi ve bu gözlemleri teleskop’un icadına yüzlerce yıl kala çıplak gözle gerçekleştirdi. 1530’da dünyanın kendi ekseni etrafında günde bir kere, güneşin etrafında yılda bir kere döndüğünü iddia ettiği büyük çalışması De Revolutionibus’u bitirdi. Bu o zamanlar inanılmaz birşeydi. Copernik’e kadar, batı dünyası evrenin gerisinde hiçbirşey olmayan kapalı ve küresel bir yapıda olduğunu iddia ettiği Ptolemiac teorisine inanıyordu.<br />
<br />
O zamana kadar düşünürlerin hemfikir olduğu Claudius Ptolemy Alexandra’da yaşayan bir Mısırlı’ydı. Potelmy’e göre dünya; sabit, hareketsiz ve evrenin merkezine konumlandırılmış güneş dahil herşey onun etrafında dönmekte idi. Bu insan doğasına çekici gelen bir teoriydi. İnsanın günlük gözlemlerine ve egosuna uygun düşen birşeydi. Copernik teorisini yayımlamakta acele etmedi. Teorinin birkaç astronom arasında incelenerek, kendisine fikir verebileceğini düşündü. Copernik’in çalışmaları, eğer genç bir adam bu çalışmaları 1939’da incelememiş olsaydı hiçbir zaman basılacak duruma gelemeyebilirdi. 66 yaşındaki bir rahibin yazısını okuyup ilgilenen 25 yaşındaki Alman Profesör George Rheticus ‘du. Copernik’in çalışmalarıyle birkaç hafta ilgilenmeyi tasarladı ama,iki yıl boyunca teori üzerine çalıştı ve teoriden çok fazla etkilendi. O zamana kadar Copernik teoriyi yayımlamakta isteksizdi. Kilisenin teorisi hakkında ne söyleyeceği ile çok ilgilenmesede o herşeyin mükemmel olmasını isteyen ve 30 yıl teori hakkında çalışmasına rağmen hiçbir zaman tamamlanmadığını düşünen biriydi. Copernik için gözlemler sürekli tekrar edilmeliydi (İlginç olan dünyanın 300 yılının kaybına yolaçan elyazmaları 19. yüzyıl ortalarında Prag’da bulundu. Bu yazmalar gösterdi ki Copernik teorisini sürekli gözden geçiriyordu. Bu yazmaların hepsi o zamanlar için bilgili kişilerin kullandığı latince ile yazılmıştı.). Copernik 1543’de öldü ve hiçbir zaman çalışmalarının nasıl bir sansasyon yarattığını göremedi. Ortaçağdan kalma filozofik ve dinsel inanışlara karşı geldi. Copernik teorisi insanın, evrenin kendisi için yaratılmadığını, yalnızca onun bir parçası olduğunu düşünmeye zorladı. Onun çalışmalarının en önemli yanı insanın Cosmos’a bakışını değiştirmiş olmasıdır.Son dört yüz yılda tanık olduğumuz bilimsel gelişmelerin astronomideki bu devrimle başladığı söylenebilir. Güneş merkezi sistem yalnızca modern bilimin doğuşuna değil, insanın evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüşün ortaya çıkmasının başlangıcıdır aynı zamanda. Copernicus'la birlikte insan, kendini doğanın bir parçası saymaya başladı. Önceki süreçlerle ilgili olarak, Babillerin göksel nesnelerle ilgili gözlemleri, Yunanlıların kuramsal incelemeleri ve 17. yüzyıla gelinceye kadar egemenliğini sürdüren "Batlamyus sistemi"'nin yarattığı birikim, bu devrimi hazırladı denilebilir. Copernicus'un bu buluşunun Rönesans ve sonraki sürece tekabül etmesi bir şanstır aynı zamanda.Batlumyus'a göre gökyüzü, yıldızların çakılı olduğu dönen bir küre idi. Dünya bu kürenin merkezinde sabit bir yere sahipti. Çevresinde ay, güneş vd. gezegenlerden oluşan bir dizi küre mevcuttu. Tanrısal bir düzen olarak algılanan bu sistemle insanoğluna evrenin merkezinde olma onurunu(!) veriyor idi. - Ne var ki bu sistem, Copernicus açısından son derece karmaşık, tutarsız, parçaları ayrı yerlerde olan bir heykeli andırıyordu. Copernicus'un ilk çıkışı astronomiyi basitleştirmek ve tutarlı hale getirmek kaygısıyla olmuştur. Sisteme devrimci özelliğini veren şey ise yer merkezli sistem yerine güneş merkezli sistemi savunması ve Yer'in sıradan bir gezegen olduğunu belirtmesidir. (Evren'in sınırlılığı anlayışı terkedilmemiştir.) Copernicus'a göre Gezegenleri taşıyan göksel küreler, dünyanın değil, güneşin etrafında dönüyordu. Dünya merkezde değildir ve sabit de değildir. Yıllık ve günlük dönüşler sergiler.Copernicus'un Güneş'e karşı olan mistik hayranlığına Platon'un etkisi çerçevesinde bakılabilir. Katolik Kilisesi'nin önceleri belirgin bir tepkisi görülmez. İlk tepki Protestanlardan gelir:Bu konuda Luther "Bu budala astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa Kutsal Kitap, Arzın değil, güneşin döndüğünü söyler. Bu yeni yetmeye halk kulak verecek. Olacak iş mi?" diyerek yersiz bir tepki ortaya koymaktadır. Katolik Kilisesi'ne karşı amansız bir kavga veren Luther, bunun yerine yine Hristiyanlık içersinde bir yapılanma koymaktadır. dogmaların içinde ancak bilim düşmanlığı yapabiliyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/coperni.jpg" border="0" alt="[Resim: coperni.jpg]" /><br />
Nicolaus Copernicus 1473 yılında Torun'da doğmuştur. Cracow, Bologna, Padua ve Ferrara üniversitelerinde teoloji, hukuk ve tıp öğrenimi görmüş, eğitimini tamamladıktan sonra Frauenburg Katedrali'ne papaz olarak atanmıştır. Ancak Copernicus öncelikle astronomiye ilgi duymuştur; üniversite yıllarında İtalya'nın ünlü astronomlarıyla tanışmış ve onlardan almış olduğu derslerle bu alandaki bilgisini geliştirme olanağı bulmuştur.<br />
<br />
Copernicus, Güneş merkezli gök sisteminin kurucusudur; Güneş'in evrenin merkezinde bulunduğunu ve Yer'in bir gezegen gibi, Güneş'in çevresinde dolandığını savunan bu sistemi, 1543 yılında basılan, Gök Kürelerinin Hareketi adlı ünlü kitabında bütün yönleriyle açıklamıştır. Bu yapıt iki ana bölümden oluşur. Birinci bölümde sistemin ana hatları tanıtılmış ve ikinci bölümde ise ayrıntılara inilmiştir.<br />
<br />
Copernicus sisteminde, merkezde Güneş bulunur ve sırasıyla Merkür, Venüs, Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenleri, Güneş'in çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla dolanırlar; Ay, bir gezegen değil, Yer'in çevresinde devinen bir uydudur. Satürn gezegeninden sonra, bütün gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan sabit yıldızlar küresi gelir. Gece ve gündüzler, Yer'in ekseni etrafındaki dönüşlerinden, mevsimler ise Yer'in Güneş çevresindeki dolanımlarından meydana gelir.<br />
<br />
Gök Kürelerinin Hareketi'nin yayınlanması Avrupa'da büyük bir heyecan yaratmamış, astronomlar da dahil olmak üzere pek az kişi bu yapıtın değerini kavramıştır. Genellikle kitapta tasvir edilen sistem, gezegen kataloglarının hazırlanmasına yardımcı olacak yeni bir yöntem olarak benimsenmiştir.<br />
<br />
Erasmus Reinhold (1511-1553) 1524'de, yani daha Copernicus'un yapıtı basılmadan önce, Güneş merkezli sistemi yeni bir çağın başlangıcı olarak karşılamış ve hemen bu sistemi temele alan ve Tabulae Prutenica olarak tanınan bir gezegen katalogu hazırlamıştı. Bu katalog, o dönemde kullanılmakta olan Alfons kataloglarına göre daha başarılı sayılsa da, umulanı verememişti.<br />
<br />
Bazı astronomlar ise Copernicus'tan çok daha ileri gitmişlerdi. Battista Benedetti (1530-1590) gezegenlerin meskun olabileceğini söylüyordu. Giordano Bruno (1548-1600) ise, Güneş'in rotasyon hareketi yaptığını, kutuplarda basık olduğunu, sabit yıldızların birer Güneş olabileceğini, evrenin sonsuz olduğunu ileri sürmüştü; bilindiği gibi, sonradan bu görüşlerin çoğu doğrulanacaktı. Ancak Bruno, Aristoteles ve Batlamyus kozmolojisine dayanan kilise öğretisine karşı geldiği için dinsizlikle suçlandı ve 1600 yılında bu görüşlerinden ötürü yakıldı. Dini çevreler Copernicus'u hoşgörü ile karşılamıyorlardı. En sert tepkiler Protestanlardan gelmişti; Papa'yı İncil'e sadakat göstermemekle suçluyorlardı. Bunların başında Luther ve Melanchton geliyordu. Böyle bir ortam Copernicus ile İncil'i uzlaştırma çabalarına yol açtı. Bir İspanyol İncil'deki şu cümleye dayanarak Yer'in hareketini kabul etmişti: "Kim Yer'i yerinden oynattı ve bunun etkisiyle sütunlar sarsıldı."<br />
<br />
Bruno'nun yakılmış ve Galilei'nin engizisyon tarafından cezalandırılmış olmasının etkisi çok büyük olmuştu. Nitekim Pierre Gassendi kutsal kitapla uyuşmuş olsaydı, Copernicus sistemini tercih edebileceğini söylüyordu.<br />
<br />
Copernicus'un yapıtı ve Copernicus sistemini konu alan kitaplar, 1882 yılına kadar kilisenin yasakladığı kitaplar listesinde yer aldı ve bu tarihte Kardinaller Meclisi, Katolik çevrelerinde Copernicus'un okutulabileceğini ilan etti.<br />
<br />
Yeni sistemin bazı soruların yanıtını verememesi, yayılmasını ve gelişmesini engelleyen en önemli etkenlerden biriydi. Bu konudaki tartışmalar, Galilei'nin modern fiziğin temellerini atmasıyla son buldu. Böylece düşünce tarihinde, yeni atılımlara sahne olacak, yepyeni bir ufuk açılmış oldu.<br />
<br />
<br />
Gök Kürelerinin Hareketi'nin 1543 yılında yayımlanması Rönesans'ın en önemli olaylarından biridir. Bunun özellikle astronomideki ve genellikle doğa bilimlerindeki ve tüm insan düşüncesindeki etkileri çok derindir. Her ne kadar bazı noktalarda eskiye bağlı kalmışsa da Kant'ın (1724-1804) belirttiği gibi, getirmiş olduğu görüş kökten bir değişikliğin sembolüdür. Bu yüzden bilim tarihi açısından bu yapıt Ortaçağ ile Yeniçağ'ı birbirinden ayıran gerçek bir hudut taşı olarak kabul edilir.<br />
<br />
Copernicus'ten önce de Güneş merkezli sistemi ortaya koyanlar olmuştu, ama bunların hiç birisi Copernicus gibi etkili olamamıştır. Copernicus temel prensiplerini ortaya koyduktan sonra yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırının hemen hemen otuz yılını bunu bir hesaplama sistemi haline getirme çabasıyla geçirmiştir. Sonunda çok eleştirildiği gibi karmaşık da olsa, hatta Batlamyus'tan daha başarılı olmasa da, Yer merkezli sistemin karşısına, aynı ayrıntılı hesaplama olanağına sahip bir ikinci sistemi koyabilmiştir. Almagest'ten hesaplama tekniğini, gözlem sonuçlarını almasına rağmen, Ortaçağ bilimine en büyük darbeyi indirmiş, modern astronomiye, modern fiziğe giden yolu açmış, kuşkusuz Yeniçağ'ın öncüsü adını almaya hak kazanmıştır.<br />
<br />
Onun astronomiye zaten var olan merakı giderek bir numaralı ilgi alanı oldu. O araştırmalarını kendi başına ve yardım almadan yaptı. Gökyüzünü kathedralin duvarları içindeki bir kuleden gözlemledi ve bu gözlemleri teleskop’un icadına yüzlerce yıl kala çıplak gözle gerçekleştirdi. 1530’da dünyanın kendi ekseni etrafında günde bir kere, güneşin etrafında yılda bir kere döndüğünü iddia ettiği büyük çalışması De Revolutionibus’u bitirdi. Bu o zamanlar inanılmaz birşeydi. Copernik’e kadar, batı dünyası evrenin gerisinde hiçbirşey olmayan kapalı ve küresel bir yapıda olduğunu iddia ettiği Ptolemiac teorisine inanıyordu.<br />
<br />
O zamana kadar düşünürlerin hemfikir olduğu Claudius Ptolemy Alexandra’da yaşayan bir Mısırlı’ydı. Potelmy’e göre dünya; sabit, hareketsiz ve evrenin merkezine konumlandırılmış güneş dahil herşey onun etrafında dönmekte idi. Bu insan doğasına çekici gelen bir teoriydi. İnsanın günlük gözlemlerine ve egosuna uygun düşen birşeydi. Copernik teorisini yayımlamakta acele etmedi. Teorinin birkaç astronom arasında incelenerek, kendisine fikir verebileceğini düşündü. Copernik’in çalışmaları, eğer genç bir adam bu çalışmaları 1939’da incelememiş olsaydı hiçbir zaman basılacak duruma gelemeyebilirdi. 66 yaşındaki bir rahibin yazısını okuyup ilgilenen 25 yaşındaki Alman Profesör George Rheticus ‘du. Copernik’in çalışmalarıyle birkaç hafta ilgilenmeyi tasarladı ama,iki yıl boyunca teori üzerine çalıştı ve teoriden çok fazla etkilendi. O zamana kadar Copernik teoriyi yayımlamakta isteksizdi. Kilisenin teorisi hakkında ne söyleyeceği ile çok ilgilenmesede o herşeyin mükemmel olmasını isteyen ve 30 yıl teori hakkında çalışmasına rağmen hiçbir zaman tamamlanmadığını düşünen biriydi. Copernik için gözlemler sürekli tekrar edilmeliydi (İlginç olan dünyanın 300 yılının kaybına yolaçan elyazmaları 19. yüzyıl ortalarında Prag’da bulundu. Bu yazmalar gösterdi ki Copernik teorisini sürekli gözden geçiriyordu. Bu yazmaların hepsi o zamanlar için bilgili kişilerin kullandığı latince ile yazılmıştı.). Copernik 1543’de öldü ve hiçbir zaman çalışmalarının nasıl bir sansasyon yarattığını göremedi. Ortaçağdan kalma filozofik ve dinsel inanışlara karşı geldi. Copernik teorisi insanın, evrenin kendisi için yaratılmadığını, yalnızca onun bir parçası olduğunu düşünmeye zorladı. Onun çalışmalarının en önemli yanı insanın Cosmos’a bakışını değiştirmiş olmasıdır.Son dört yüz yılda tanık olduğumuz bilimsel gelişmelerin astronomideki bu devrimle başladığı söylenebilir. Güneş merkezi sistem yalnızca modern bilimin doğuşuna değil, insanın evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüşün ortaya çıkmasının başlangıcıdır aynı zamanda. Copernicus'la birlikte insan, kendini doğanın bir parçası saymaya başladı. Önceki süreçlerle ilgili olarak, Babillerin göksel nesnelerle ilgili gözlemleri, Yunanlıların kuramsal incelemeleri ve 17. yüzyıla gelinceye kadar egemenliğini sürdüren "Batlamyus sistemi"'nin yarattığı birikim, bu devrimi hazırladı denilebilir. Copernicus'un bu buluşunun Rönesans ve sonraki sürece tekabül etmesi bir şanstır aynı zamanda.Batlumyus'a göre gökyüzü, yıldızların çakılı olduğu dönen bir küre idi. Dünya bu kürenin merkezinde sabit bir yere sahipti. Çevresinde ay, güneş vd. gezegenlerden oluşan bir dizi küre mevcuttu. Tanrısal bir düzen olarak algılanan bu sistemle insanoğluna evrenin merkezinde olma onurunu(!) veriyor idi. - Ne var ki bu sistem, Copernicus açısından son derece karmaşık, tutarsız, parçaları ayrı yerlerde olan bir heykeli andırıyordu. Copernicus'un ilk çıkışı astronomiyi basitleştirmek ve tutarlı hale getirmek kaygısıyla olmuştur. Sisteme devrimci özelliğini veren şey ise yer merkezli sistem yerine güneş merkezli sistemi savunması ve Yer'in sıradan bir gezegen olduğunu belirtmesidir. (Evren'in sınırlılığı anlayışı terkedilmemiştir.) Copernicus'a göre Gezegenleri taşıyan göksel küreler, dünyanın değil, güneşin etrafında dönüyordu. Dünya merkezde değildir ve sabit de değildir. Yıllık ve günlük dönüşler sergiler.Copernicus'un Güneş'e karşı olan mistik hayranlığına Platon'un etkisi çerçevesinde bakılabilir. Katolik Kilisesi'nin önceleri belirgin bir tepkisi görülmez. İlk tepki Protestanlardan gelir:Bu konuda Luther "Bu budala astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa Kutsal Kitap, Arzın değil, güneşin döndüğünü söyler. Bu yeni yetmeye halk kulak verecek. Olacak iş mi?" diyerek yersiz bir tepki ortaya koymaktadır. Katolik Kilisesi'ne karşı amansız bir kavga veren Luther, bunun yerine yine Hristiyanlık içersinde bir yapılanma koymaktadır. dogmaların içinde ancak bilim düşmanlığı yapabiliyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[LOUİS PASTEUR(1822-1895)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=386</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:21:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=386</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/louispasteur.jpg" border="0" alt="[Resim: louispasteur.jpg&#93;" /><br />
    Bilim tarihinde pek az bilim adamı Louis Pasteur ölçüsünde insan yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını doğrudan etkileyen buluşlar ortaya koymuştur.Günlük dilimize bile geçen 'pastörizasyon' terimi onun buluşlarından yalnızca biridir.Kristaller üzerindeki kuramsal çalışmalarının yanı sıra kimi hastalıklara bağışıklık sağlama yolundaki çalışmaları,bu arada özellikle 'şarbon'(ya da antraks)denilen koyun ve sığırlarda görülen bulaşıcı hastalıkla kuduza karşı geliştirdiği aşı yöntemi ona dünya çapında ün kazandırmıştır.Bugün Fransa'da pek çok bulvar ve alan onun adını taşımaktadır.Kendi kurduğu 'Pasteur Enstitüsü'dünyanın önde gelen araştırma merkezlerinden biridir.Fransızların gözünde Pasteur ulusal bir kahramansa,bunun nedeni onun yalnızca büyük bir bilim adamı olması değil,aynı zamanda,yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı boyunca ortaya koyduğu özveri ve insanlığa hizmet tutkusuydu.<br />
<br />
    Louis,Fransız Devrimiyle özgürlüğüne kavuşan bir kölenin torunuydu.Babası,Napolyon ordusunun üstün atılım gücüyle ''Legion de Honour'' alan bir astsubaydı.Baba Pasteur'ün,Napolyon'un düşmesiyle ordudan ayrılmasına karşın İmparator'un anısına beslediği derin bağlılık duygusu,ilerde oğlu Louis'in olağanüstü direnç ve yeteneklerini de yönlendiren katıksız yurtseverliğe dönüşmüştü.<br />
<br />
    Geçimini dericilikle sağlayan Pasteur ailesi yoksuldu,ama çocuklarının eğitimi için her türlü sıkıntıyı göze almıştı.Louis daha küçük yaşlarında güçlükleri göğüslemede sergilediği direnç ve istenç gücüyle dikkatleri çekiyor,coşkuyla başladığı okul öğreniminde kendisiyle birlikte kardeşlerininde başarılı olması için uğraş veriyordu.Gerçi okulda pek parlak bir öğrenci değildi;dahası.ilk gençlik yıllarında ilerde büyük bilim adamı olacağını gösteren bir belirtide yoktu ortada.Tam tersine,Louis'in belirgin merakı portre çizmekti.Üstün bir yeteneği yansıtan tabloları,bugünde,Pasteur Enstitüsünde asılı durmaktadır.<br />
<br />
     Louis 19 yaşına geldiğinde sanatı bırakır,bilime yönelir.Başlangıçta öğretmenlerinin yönlendirmesiyle öğretmen olmaya karar verir,ünlü eğitim enstitüsü Ecole Normale Superieure'e başvurur.Giriş sınavını kazanmasına karşın,matematik,fizik ve kimyada derslere daha hazırlıklı başlamak için öğrenimine bir yıl sonra başlar.Amacı iyi bir öğretmen olarak yetişmekti.Ne var ki,öğrenimini tamamladığında tüm ilgi ve coşkusunun bilimsel araştırmaya yönelik olduğunu fark eder.Kristaller üzerindeki ilk çalışmaları onu adeta büyülemişti.Öğrencisinin özgün düşünme ve kavrayış gücünü sezen kimya profesörü onu,basit araçlarla yeni kurduğu laboratuvarına araştırma asistanı olarak alır.Bu genç bilim adamının hayal bile edemediği bir fırsattı.Pasteur hemen çalışmaya koyulur,ilk aşamada tartarik asit kristalleri üzerindeki optik deneylerini yoğunlaştırır.Çok geçmeden bilim çevrelerinin dikkatini çeken buluşları,kimi tanınmış bilim adamlarının teşvikiyle Fransız Bilimler Akademisine sunulur.Pasteur bilim dünyasınca tanınma yolundadır,ama Eğitim Bakanlığı onu bir ortaokula öğretmen olarak atamakta ısrarlıdır.Akademinin ve kimi bilim adamlarının giderek artan baskısına daha fazla karşı koyamayan Bakanlık bir yıl sonra Pasteur'ün Strasburg Üniversitesi'ne yardımcı profesör olarak dönmesine izin verir.<br />
<br />
     Pasteur'ün bir özelliği de kararlı olması,duraksamalarla vakit öldürmemesiydi.Üniversiteye gelişinin dha ilk haftasında Rektöre kızıyla evlenmek istediğini bildirir.Başvuru mektubu ilginçtir:Saklamama gerk yok,tümüyle yoksul bir kimseyim.Tek varlığım sağlığım,yürekliliğim ve üniversitedeki işimdir...Geleceğim,şimdiki eğilimim değişmezse,kiyasal araştırmalara adanmış olacaktır.Çalışmalarımdan beklediğim sonucu alırsam,ilerde Paris'e yerleşmeyi düşünüyorum.İsteğimi olumlu bulursanız,resmi evlenme önerisi için babam Strasburg'a gelecektir.<br />
<br />
     İstek olumlu karşılandı.Pasteur yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı boyunca tüm bilimsel çalışmalarında kendisine destek veren,tutku ve sorunlarını paylaşan Marie Laurent'le 1849'da yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını birleştirir.Bayan Pasteur gerçekten özveri ve sevgi bağlılığıyla olağanüstü bir eşti.Mutlu evlilijk ne yazıkki,yıllar sonra trajik bir dönemden geçer:Pasteurler dört çocuklarından üçünü küçük yaşlarında tifo ve benzer hastalıklar nedeniyle yitirirler.Geriye kalan oğulları yirmi yaşında iken 1871 savaşında Almanlara esir düşer.Pasteur bilimsel çalışmalarını bir yana iterek eşiyle birlikte oğlunun dönüşünü bekler;Fransa'nın yenilgisiyle birlikte cepheden kaçan binlerce genç arasında oğlunu aramaya koyulur.Sonunda bulunduğunda oğlan bitkin ve yaralıydı.Pasteur Almanları hiçbir zaman bağışlamadı;öyle ki,yıllar sonra bilimsel başarıları için gittiği Alman hükümetinin önerdiği madalyayı kabul etmedi.<br />
<br />
     Şimdi Pasteur'ü bilimin öncüleri arasına yükselten bilimsel çalışmalarına değinelim.<br />
<br />
     Pasteur'ün yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırımızı bugünde etkileyen buluşlarından biri fermentasyon(mayalanma) olgusuna ilişkindir.''Fermentasyon''terimi bilindiği gibi maddelerde oluşan bir değişiklik sürecini dile getirmektedir.Örneğin şarap üzümden bu işlemle elde edilir;istenirse gene bu işlemle sirkeye dönüştürülebilir.Aynı şekilde,sütün şekeri laktik aside dönüştüğünde süt ekşir.Yumurta ve et türünden maddelerde fermentasyonla bozularak yenmez hale gelebilir.<br />
<br />
     Üretimi fermentasyona dayanan şarap Fransa'da çok önemli bir konuydu.Ne var ki,bu işlemin güvenilir teknolojisi henüz yeterince bilinmiyordu.Göreneklere bağlı yöntemler her zaman istenen sonucu vermiyor,kimi zamam şarap yerine sirke ya da kullanıma elvermeyen bozuk bir sıvı elde ediliyordu.Sorunu ilk kez Pasteur bilimsel olarak incelemeye koyulur:sonunda ulaştığı açıklama(fermentasyonun mikrop teorisi)geçerliğini bugün de korumaktadır.Buna göre,doğadaki organik maddelerdeki hemen tüm değişiklikler gözle görülemeyen birtakım küçük canlılar tarafından oluşturulmaktadır.Pasteur bu mikroorganizmaların ısıyla kontrol altına alınabileceğini göstererek şarap üretimini sağlam bir yöntemle güvenilir kılmakla kalmaz,'pastörizasyon'dediğimiz işlemle modern süt endüstrisine de yol açar.<br />
<br />
     Pasteur'ün önemli bir başka çalışmasıda ipekçiliği büyük bir sıkıntıdan kurtarmasıdır.Hastalıklı ipek böcekleri,üreticileri sık sık büyük kayıplara uğratıyordu.Soruna çözüm bulması mikrop teorisiyle ünlenen Pasteur'den istenir.Bilim adamı her zamanki yoğun ve dikkatli yaklaşımıyla sorunu değişik boyutlarıyla inceler;sağlıklı ipek böceği yumurtalarını seçmede ''pratik'' diyebileceğimiz bir yöntem oluşturarak ipekçiliği güvenilir bir üretim teknolojisine kavuşturur.<br />
<br />
     Pasteur'ün başarıları bir tür zincirleme tepki içinde birbirine yol açmaktaydı.Kristaller üzerindeki çalışamaları onu onu canlı yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırın gizemi sorununa götürmüştü.Canlılar üzerindeki incelemeleri ise onu fermentasyonu açıklayan mikrop teorisine ulaştırmıştı.Doğruluğundan artık kimsenin kuşku duymadığı bu  teori başlangıçta tepkiyle karşılanmıştı:pek çok kimse için öyle bir düşünce uydurma bir açıklama olmaktan ileri geçemezdi.''Spontane üreme''diye bilinen yerleşik görüşe göre kurtçuk,tırtıl,tenya,sinek,fare vb.yaratıklar elverişli koşullarda kendiliğinden oluşmaktaydı.Oysa Pasteur ''kendiliğinden oluşumu''mikroskobik organizmalar için bile olanaksız görüyordu.<br />
<br />
      Mikrop teorisinin özellikle bulaşıcı hastalıkların denetim altına alınması yolunda yeni araştırmalara yol açması kaçınılmazdı.Pasteur çok geçmeden şarbonun yanı sıra kangren,kan zehirlemesi,loğusa humması vb.hastalıklar üzerinde de araştırmalarını yoğunlaştırır.Onun çarpıcı bir başarısı da kuduza karşı oluşturduğu aşıdır.Kuduz özellikle köpeklerin taşıdığı ölümcül bir hastalıktır.Pasteur'e gelinceye dek kuduza karşı bilinen tek çare ısırılan yerin kızgın bir demirle derinlemesine dağlanmasıydı.Kaldı ki,gecikme halinde bu yöntemin,hastanın canını yakma dışında bir etkisi olmadığı da biliniyordu.Pasteur hayvanlar üzerinde denediği ama insanlara henüz uygulamadığı aşısıyla dokuz yaşındaki bir çocuğun yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını kurtarır.Azgın bir köpeğin ondört yerinden ısırdığı çocuğa kızgın demir uygulaması yapılamazdı.Umutsuz annenin çırpınışınada dayanamayan Pasteur aşısını ilk kez bu çocukta denemekten kendini alamaz.Sonuç çocuk için kurtuluş,gelecek kuşaklar için bir müjde olur.Büyük bilim adamı ölümünden önce yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır felsefesini şöyle özetlemişti:Hiç kuşkum yok ki,Bilim ve Barış cehalet ve savaşı yok edecektir.Ulusların yıkmak,yok etmek için değil,yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı yüceltmek için birleşeceğine,geleceğimizi bu yolda,uğraş verenlere borçlu olacağımıza inanıyorum.<br />
<br />
      Pasteur'ün öyküsünde,anlamlı bir yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır arayışındaki her genç için,çarpıcı ve güzel bir örnek vardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/louispasteur.jpg" border="0" alt="[Resim: louispasteur.jpg]" /><br />
    Bilim tarihinde pek az bilim adamı Louis Pasteur ölçüsünde insan yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını doğrudan etkileyen buluşlar ortaya koymuştur.Günlük dilimize bile geçen 'pastörizasyon' terimi onun buluşlarından yalnızca biridir.Kristaller üzerindeki kuramsal çalışmalarının yanı sıra kimi hastalıklara bağışıklık sağlama yolundaki çalışmaları,bu arada özellikle 'şarbon'(ya da antraks)denilen koyun ve sığırlarda görülen bulaşıcı hastalıkla kuduza karşı geliştirdiği aşı yöntemi ona dünya çapında ün kazandırmıştır.Bugün Fransa'da pek çok bulvar ve alan onun adını taşımaktadır.Kendi kurduğu 'Pasteur Enstitüsü'dünyanın önde gelen araştırma merkezlerinden biridir.Fransızların gözünde Pasteur ulusal bir kahramansa,bunun nedeni onun yalnızca büyük bir bilim adamı olması değil,aynı zamanda,yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı boyunca ortaya koyduğu özveri ve insanlığa hizmet tutkusuydu.<br />
<br />
    Louis,Fransız Devrimiyle özgürlüğüne kavuşan bir kölenin torunuydu.Babası,Napolyon ordusunun üstün atılım gücüyle ''Legion de Honour'' alan bir astsubaydı.Baba Pasteur'ün,Napolyon'un düşmesiyle ordudan ayrılmasına karşın İmparator'un anısına beslediği derin bağlılık duygusu,ilerde oğlu Louis'in olağanüstü direnç ve yeteneklerini de yönlendiren katıksız yurtseverliğe dönüşmüştü.<br />
<br />
    Geçimini dericilikle sağlayan Pasteur ailesi yoksuldu,ama çocuklarının eğitimi için her türlü sıkıntıyı göze almıştı.Louis daha küçük yaşlarında güçlükleri göğüslemede sergilediği direnç ve istenç gücüyle dikkatleri çekiyor,coşkuyla başladığı okul öğreniminde kendisiyle birlikte kardeşlerininde başarılı olması için uğraş veriyordu.Gerçi okulda pek parlak bir öğrenci değildi;dahası.ilk gençlik yıllarında ilerde büyük bilim adamı olacağını gösteren bir belirtide yoktu ortada.Tam tersine,Louis'in belirgin merakı portre çizmekti.Üstün bir yeteneği yansıtan tabloları,bugünde,Pasteur Enstitüsünde asılı durmaktadır.<br />
<br />
     Louis 19 yaşına geldiğinde sanatı bırakır,bilime yönelir.Başlangıçta öğretmenlerinin yönlendirmesiyle öğretmen olmaya karar verir,ünlü eğitim enstitüsü Ecole Normale Superieure'e başvurur.Giriş sınavını kazanmasına karşın,matematik,fizik ve kimyada derslere daha hazırlıklı başlamak için öğrenimine bir yıl sonra başlar.Amacı iyi bir öğretmen olarak yetişmekti.Ne var ki,öğrenimini tamamladığında tüm ilgi ve coşkusunun bilimsel araştırmaya yönelik olduğunu fark eder.Kristaller üzerindeki ilk çalışmaları onu adeta büyülemişti.Öğrencisinin özgün düşünme ve kavrayış gücünü sezen kimya profesörü onu,basit araçlarla yeni kurduğu laboratuvarına araştırma asistanı olarak alır.Bu genç bilim adamının hayal bile edemediği bir fırsattı.Pasteur hemen çalışmaya koyulur,ilk aşamada tartarik asit kristalleri üzerindeki optik deneylerini yoğunlaştırır.Çok geçmeden bilim çevrelerinin dikkatini çeken buluşları,kimi tanınmış bilim adamlarının teşvikiyle Fransız Bilimler Akademisine sunulur.Pasteur bilim dünyasınca tanınma yolundadır,ama Eğitim Bakanlığı onu bir ortaokula öğretmen olarak atamakta ısrarlıdır.Akademinin ve kimi bilim adamlarının giderek artan baskısına daha fazla karşı koyamayan Bakanlık bir yıl sonra Pasteur'ün Strasburg Üniversitesi'ne yardımcı profesör olarak dönmesine izin verir.<br />
<br />
     Pasteur'ün bir özelliği de kararlı olması,duraksamalarla vakit öldürmemesiydi.Üniversiteye gelişinin dha ilk haftasında Rektöre kızıyla evlenmek istediğini bildirir.Başvuru mektubu ilginçtir:Saklamama gerk yok,tümüyle yoksul bir kimseyim.Tek varlığım sağlığım,yürekliliğim ve üniversitedeki işimdir...Geleceğim,şimdiki eğilimim değişmezse,kiyasal araştırmalara adanmış olacaktır.Çalışmalarımdan beklediğim sonucu alırsam,ilerde Paris'e yerleşmeyi düşünüyorum.İsteğimi olumlu bulursanız,resmi evlenme önerisi için babam Strasburg'a gelecektir.<br />
<br />
     İstek olumlu karşılandı.Pasteur yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı boyunca tüm bilimsel çalışmalarında kendisine destek veren,tutku ve sorunlarını paylaşan Marie Laurent'le 1849'da yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını birleştirir.Bayan Pasteur gerçekten özveri ve sevgi bağlılığıyla olağanüstü bir eşti.Mutlu evlilijk ne yazıkki,yıllar sonra trajik bir dönemden geçer:Pasteurler dört çocuklarından üçünü küçük yaşlarında tifo ve benzer hastalıklar nedeniyle yitirirler.Geriye kalan oğulları yirmi yaşında iken 1871 savaşında Almanlara esir düşer.Pasteur bilimsel çalışmalarını bir yana iterek eşiyle birlikte oğlunun dönüşünü bekler;Fransa'nın yenilgisiyle birlikte cepheden kaçan binlerce genç arasında oğlunu aramaya koyulur.Sonunda bulunduğunda oğlan bitkin ve yaralıydı.Pasteur Almanları hiçbir zaman bağışlamadı;öyle ki,yıllar sonra bilimsel başarıları için gittiği Alman hükümetinin önerdiği madalyayı kabul etmedi.<br />
<br />
     Şimdi Pasteur'ü bilimin öncüleri arasına yükselten bilimsel çalışmalarına değinelim.<br />
<br />
     Pasteur'ün yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırımızı bugünde etkileyen buluşlarından biri fermentasyon(mayalanma) olgusuna ilişkindir.''Fermentasyon''terimi bilindiği gibi maddelerde oluşan bir değişiklik sürecini dile getirmektedir.Örneğin şarap üzümden bu işlemle elde edilir;istenirse gene bu işlemle sirkeye dönüştürülebilir.Aynı şekilde,sütün şekeri laktik aside dönüştüğünde süt ekşir.Yumurta ve et türünden maddelerde fermentasyonla bozularak yenmez hale gelebilir.<br />
<br />
     Üretimi fermentasyona dayanan şarap Fransa'da çok önemli bir konuydu.Ne var ki,bu işlemin güvenilir teknolojisi henüz yeterince bilinmiyordu.Göreneklere bağlı yöntemler her zaman istenen sonucu vermiyor,kimi zamam şarap yerine sirke ya da kullanıma elvermeyen bozuk bir sıvı elde ediliyordu.Sorunu ilk kez Pasteur bilimsel olarak incelemeye koyulur:sonunda ulaştığı açıklama(fermentasyonun mikrop teorisi)geçerliğini bugün de korumaktadır.Buna göre,doğadaki organik maddelerdeki hemen tüm değişiklikler gözle görülemeyen birtakım küçük canlılar tarafından oluşturulmaktadır.Pasteur bu mikroorganizmaların ısıyla kontrol altına alınabileceğini göstererek şarap üretimini sağlam bir yöntemle güvenilir kılmakla kalmaz,'pastörizasyon'dediğimiz işlemle modern süt endüstrisine de yol açar.<br />
<br />
     Pasteur'ün önemli bir başka çalışmasıda ipekçiliği büyük bir sıkıntıdan kurtarmasıdır.Hastalıklı ipek böcekleri,üreticileri sık sık büyük kayıplara uğratıyordu.Soruna çözüm bulması mikrop teorisiyle ünlenen Pasteur'den istenir.Bilim adamı her zamanki yoğun ve dikkatli yaklaşımıyla sorunu değişik boyutlarıyla inceler;sağlıklı ipek böceği yumurtalarını seçmede ''pratik'' diyebileceğimiz bir yöntem oluşturarak ipekçiliği güvenilir bir üretim teknolojisine kavuşturur.<br />
<br />
     Pasteur'ün başarıları bir tür zincirleme tepki içinde birbirine yol açmaktaydı.Kristaller üzerindeki çalışamaları onu onu canlı yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırın gizemi sorununa götürmüştü.Canlılar üzerindeki incelemeleri ise onu fermentasyonu açıklayan mikrop teorisine ulaştırmıştı.Doğruluğundan artık kimsenin kuşku duymadığı bu  teori başlangıçta tepkiyle karşılanmıştı:pek çok kimse için öyle bir düşünce uydurma bir açıklama olmaktan ileri geçemezdi.''Spontane üreme''diye bilinen yerleşik görüşe göre kurtçuk,tırtıl,tenya,sinek,fare vb.yaratıklar elverişli koşullarda kendiliğinden oluşmaktaydı.Oysa Pasteur ''kendiliğinden oluşumu''mikroskobik organizmalar için bile olanaksız görüyordu.<br />
<br />
      Mikrop teorisinin özellikle bulaşıcı hastalıkların denetim altına alınması yolunda yeni araştırmalara yol açması kaçınılmazdı.Pasteur çok geçmeden şarbonun yanı sıra kangren,kan zehirlemesi,loğusa humması vb.hastalıklar üzerinde de araştırmalarını yoğunlaştırır.Onun çarpıcı bir başarısı da kuduza karşı oluşturduğu aşıdır.Kuduz özellikle köpeklerin taşıdığı ölümcül bir hastalıktır.Pasteur'e gelinceye dek kuduza karşı bilinen tek çare ısırılan yerin kızgın bir demirle derinlemesine dağlanmasıydı.Kaldı ki,gecikme halinde bu yöntemin,hastanın canını yakma dışında bir etkisi olmadığı da biliniyordu.Pasteur hayvanlar üzerinde denediği ama insanlara henüz uygulamadığı aşısıyla dokuz yaşındaki bir çocuğun yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını kurtarır.Azgın bir köpeğin ondört yerinden ısırdığı çocuğa kızgın demir uygulaması yapılamazdı.Umutsuz annenin çırpınışınada dayanamayan Pasteur aşısını ilk kez bu çocukta denemekten kendini alamaz.Sonuç çocuk için kurtuluş,gelecek kuşaklar için bir müjde olur.Büyük bilim adamı ölümünden önce yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır felsefesini şöyle özetlemişti:Hiç kuşkum yok ki,Bilim ve Barış cehalet ve savaşı yok edecektir.Ulusların yıkmak,yok etmek için değil,yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı yüceltmek için birleşeceğine,geleceğimizi bu yolda,uğraş verenlere borçlu olacağımıza inanıyorum.<br />
<br />
      Pasteur'ün öyküsünde,anlamlı bir yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır arayışındaki her genç için,çarpıcı ve güzel bir örnek vardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Leonardo da Vinci]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=385</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:21:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=385</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/dainci.jpg" border="0" alt="[Resim: dainci.jpg&#93;" /><br />
1452- 1519 yılları arasında yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırış eşsiz ressam ve filozof, yaşadığı dönemin en büyük mucit ve deneyci bilimadamıdır. Leonardo da Vinci Rönesans'ın simgesidir.<br />
<br />
" Mona Lisa" ve " Son Yemek" tablolarının yaratıcısı Leonardo'nun sanat dünyasındaki yüce konumu hemen herkesçe bilinen bir gerçek. Ama bilimadamlığı kimliği için aynı şey söylenemez. Bir kez, yüzyılımıza gelinceye dek bu kimlik sanatçı kişiliğinin gölgesinde ya gözden kaçmış, ya da, önemsenmediği için unutulmuştur. Sonra, bu unutulmuşlukta Leonardo'nun kendi sıra dışı tutumunun da payı vardır.<br />
<br />
Bilimsel çalışmalarını yayımlamaktan özenle kaçındığı gibi, tuttuğu notları düpedüz okumaya elvermeyen kendine özgü bir yöntemle kaleme almıştı (400 yıl mahzende kalan, çizimleriyle birlikte yaklaşık 5000 sayfa tutan bu notlar sağdan sola doğru yazıldığı için ancak aynada yansıtılarak okunabilmiştir).<br />
<br />
Leonardo, yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır boyu biriken gözlemsel bulgularını; botanik, jeoloji, coğrafya, anatomi ve fizyoloji alanlarındaki inceleme sonuçlarını; mimarlık, şehir planlama, su ve kanalizasyon projelerini; savaş teknolojisine ilişkin buluş ve icatlarım bu notlarda saklı tutmuştu. Notların yüzyılımızın başında gün ışığına çıkarılmasıyla dev sanatçının aynı zamanda, ilgi alanı son derece geniş büyük bir bilimadamı olduğu kesinlik kazanır. Notlar sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan bilimsel buluş ve atılımların pek çoğunun ipuçlarını içermekteydi.<br />
<br />
Leonardo mesleğinde cerbezeliğiyle tanınan hukukçu bir baba ile köylü bir hizmetçi kızın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğar doğmaz dede evine uzaklaştırılan bebek anasını hiç görmemenin acısıyla büyür. Babasının ilk yıllardan başlayarak eğitimiyle yakından ilgilenmesi çocuk için belki de tek teselli kaynağı olur. Okul yıllarında en çok matematik problemlerini çözmede gösterdiği üstün yetenekle dikkatleri çeken çocuk, bir yandan da yaptığı güzel resimlerle çevresinden hayranlık topluyordu.<br />
<br />
Onaltı yaşına geldiğinde dönemin tanınmış artisti Andrea del Verrochio'nun yanma çırak olarak girer. Ustasının gözetiminde coşkuyla işe koyulan delikanlı çok geçmeden ağaç, mermer, kil ve metal işlemede büyük beceri kazanır. Olağanüstü yeteneklerini gören usta çırağının Latin ve Grek klasikleriyle felsefe, matematik ve anatomi üzerinde öğrenimini sürdürmesine yardımcı olur. Öyle çok boyutlu bir öğrenim, Verrochio'ya göre, gerçek bir sanatçı için vazgeçilmez bir gereksinimdi.<br />
<br />
Çıraklık dönemini yirmialtı yaşında noktalayan Leonardo başvurusu üzerine Artistler Loncası'na kabul edilir. Artık, kendi yönünü çizme, geleceğini kurma özgürlüğüne kavuşmuş demekti. Büyüleyici resim ve yontularının yanı sıra ortaya koyduğu mühendislik projeleriyle Dük'lerin ilgisini kazanan genç adam, yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını sırasıyla Floransa, Milano, Roma saraylarında sürdürme olanağı bulur; son üç yılını ise Fransa'da Kral Francois I'in koruyuculuğunda geçirir.<br />
<br />
Leonardo çok yönlü etkinlikler içinde sürekli uğraş veren bir kişiydi, ancak yeterince dirençli değildi. Çoğu kez, coşkuyla üstlendiği bir çalışmayı bitirmeden, daha çekici bulduğu başka bir işe yönelir, yeni serüvenler arkasında koşardı. Asıl tutkusu sanattı kuşkusuz. Sanat dışı çalışmalarında özellikle esemenli ve dağınıktı. Projelerinin pek çoğu kağıt üzerinde kalmış, ya da, tam sonuçlandırılmadan bir kenara itilmişti.<br />
<br />
Projeleri arasında çok önemsediği, deneysel olarak gerçekleştirmeye çalıştığı uçak, helikopter, paraşüt türünden araçlar, çeşitli silah modelleri vardı. Anatomi konusundaki incelemeleri hiç kuşkusuz dönemin en değerli bilimsel çalışması diye nitelenebilir. Hayvan ve insan cesetleri üzerindeki teşrih çalışmaları, sayısı 750'yi bulan ayrıntılı çizimleri ona anatomi tarihinde üstün bir yer sağlamıştır.<br />
<br />
Fizyolojinin gelişmesine yaptığı katkıları arasında en başta kanın işlev ve devinimine ilişkin çalışması gelir. Kalbin kaslarını ayrıntılarıyla incelediği özellikle kapakçıkların işlevini iyi kavradığı çizimlerinden anlaşılmaktadır. Kanın tüm organizmaya yayılarak doku ve organları nasıl beslediğini, çökeltileri nasıl temizlediğini açıklamaya çalışır. Organizmadaki kan devinimini suyun doğadaki devinimine benzetir: Bulutlardan yağışla inen su deniz ve göllerde toplanır, sonra buharlaşarak yeniden bulutları oluşturur. Bu benzetişte, Harvey'in 100 yıl sonra olgusal olarak doğruladığı "kan dolaşımı" hipotezini bulabiliriz.<br />
<br />
Astronomiye gelince, Leonardo'nun bu alanda Kopernik'i öncelediği söylenebilir. Kilisenin o sıra gösterdiği hoş görüden de yararlanarak, yerkürenin güneş çevresinde bir gezegen olduğunu ileri sürebilmişti. Oysa yerleşik öğretiye göre dünyamız evrenin merkezinde sabitti. Göksel nesneler ise kutsal nitelikleriyle apayrı bir ortamda devinmekteydiler.<br />
<br />
Leonardo'nun fizikte, özellikle mekanik dalında, ulaştığı bazı sonuçlarla Galileo ile Newton'u da öncelediği bilinmektedir. "Canlılar dışında algıladığımız hiç bir nesne kendiliğinden devinime geçmez," diyen Leonardo, "her nesnenin devindiği yönde ağırlığı olduğunu, serbest düşen bir cismin düşmede geçen zamanla orantılı olarak ivme kazandığını" ileri sürmekle de kalmaz; daha ileri giderek, egemen Aristoteles öğrentisinin tam tersine, kuvveti devinimin değil, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak gösterir. Bu savın daha sonra mekaniğin devinim yasalarından biri olarak dile getirildiğini biliyoruz.<br />
<br />
Aristoteles'in öğretilerine uzak duran Leonardo'nun Arşimet'e çok yakın ilgi göstermesi ilginçtir. Arşimet'in yapıtları o sıra henüz basılmamıştı. Ellerde dolaşan bir kaç el yazması kopya da, okunur gibi değildi. Bu kaynakları çok önemseyen Leonardo'nun okunaklı iyi nüsha elde etmek için başvurmadığı kimse, çalmadığı kapı kalmaz. Amacı: klasik çağın öncü bilimadamının kaldıraç ve hidrostatik konularındaki buluşlarını bilim dünyasına tanıtmak, "Arşimet" adını layık olduğu yere yükseltmekti.<br />
<br />
Su ve havada dalgasal devinim, ses oluşumu vb. olgularla da ilgilenen Leonardo, ışığın da dalgasal nitelikte devinme olasılığından söz etmişti. Onun ilginç bir gözlemi de, yarım ay'ın karanlık bölümünün belirsiz de olsa görünmesine ilişkindir. "Eski ay, yeni ay'ın kucağında" diye betimlediği bu olayı, dünyamızın yansıttığı ışıkla açıklar.<br />
<br />
Leonardo'ya jeolojinin öncüsü gözüyle de bakılabilir. Dağ yamaçlarında topladığı fosillerin bir bölümünün deniz yaratıklarına ait olduğunu söyler; yerküre kabuğunun zamanla değişikliklere uğradığı, yeni tepe ve vadilerin oluştuğu gibi noktalara değinir. Üstelik bu tür oluşumların salt doğal nedenlere bağlı olduğunu vurgulamaktan da geri kalmaz.<br />
<br />
Simya, astroloji ve büyü türünden uygalamaları aldatmaca bulduğunu açıkça söyleyen Leonardo, doğayı neden-sonuç ilişkisi içinde düzenli, nesnel bir gerçeklik olarak algılıyordu. Dinsel inançlara saygılıydı, ama onun için bilim teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayış olduğu ölçüde amacına ulaşabilirdi. Leonardo'nun bilimsel yöntem anlayışı neredeyse çağdaş anlayışla eşdeğer düzeydedir. Bu anlayışta "olgusal veri - açıklayıcı kuram etkileşimi" temel öğedir.<br />
<br />
Leonardo'nun sezgisel de olsa bunun ayırdında olması oldukça şaşırtıcı; çünkü, bu noktanın açıklık kazanması çağımız bilim felsefesini beklemiştir. Leonardo bilimde deney gibi matematiğin de önemini kavrayan bir düşünürdü. Ona göre insanoğlu sürgit kesinlik arayışı içinde olmuştur. Ancak, kesinlik görecelidir; olduğu kadarıyla, doğal bilimlerde değil, soyut zihinsel kavramlarla sınırlı kalan matematikte bulunabilirdi. İşe gözlemle başlayan bilimadamı ise, ulaştığı açıklamaları gözlem ya da deneye başvurarak doğrulamakla yetinmeliydi.<br />
<br />
Vurguladığı bir nokta da, teori ile uygulamanın elele gitmesi gereğiydi: Uygulamaya elvermeyen teoriyi anlamsız, teoriye dayanmayan uygulamayı kısır sayıyordu. Doğaya tüm saplantılardan arınmış bir kafayla, bir çocuğun her şeyi kucaklayan açık yüreğiyle yaklaşmayı öğütlüyordu.<br />
<br />
Onun gözünde sanat, felsefe ve bilim kültürün bütünlüğünde birleşen, etkileşim içinde gelişen çalışmalardı. Sanatı salt yaratıcı imgelemin, felsefeyi soyut düşüncenin, bilimi deneyin ürünü sayıp birbirinden ayrı tutmak yanlıştı. Leonardo değişik ölçülerde de olsa hepsinde yaratıcı imgelemin, soyut düşüncenin ve olgusal deneyimin payı var demekteydi.<br />
<br />
Tüm ilgi alanlarında evrensel bir deha, yetkin bir örnek sergileyen Leonardo, son günlerinde, zengin yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır öyküsünü basit bir tümcede dile getirmişti: "Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığımda, nasıl ölmekte olduğumu gördüm. "<br />
<br />
Öldüğünde 67 yaşındaydı, ama bedensel olarak tükenmişti. Güçlü bir beynin amansız sürükleyişi içinde, durmadan bulmak ve yaratmak savaşımı veren bu insanın yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı acı dolu güzelliğiyle gerçek bir dramdı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/dainci.jpg" border="0" alt="[Resim: dainci.jpg]" /><br />
1452- 1519 yılları arasında yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırış eşsiz ressam ve filozof, yaşadığı dönemin en büyük mucit ve deneyci bilimadamıdır. Leonardo da Vinci Rönesans'ın simgesidir.<br />
<br />
" Mona Lisa" ve " Son Yemek" tablolarının yaratıcısı Leonardo'nun sanat dünyasındaki yüce konumu hemen herkesçe bilinen bir gerçek. Ama bilimadamlığı kimliği için aynı şey söylenemez. Bir kez, yüzyılımıza gelinceye dek bu kimlik sanatçı kişiliğinin gölgesinde ya gözden kaçmış, ya da, önemsenmediği için unutulmuştur. Sonra, bu unutulmuşlukta Leonardo'nun kendi sıra dışı tutumunun da payı vardır.<br />
<br />
Bilimsel çalışmalarını yayımlamaktan özenle kaçındığı gibi, tuttuğu notları düpedüz okumaya elvermeyen kendine özgü bir yöntemle kaleme almıştı (400 yıl mahzende kalan, çizimleriyle birlikte yaklaşık 5000 sayfa tutan bu notlar sağdan sola doğru yazıldığı için ancak aynada yansıtılarak okunabilmiştir).<br />
<br />
Leonardo, yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır boyu biriken gözlemsel bulgularını; botanik, jeoloji, coğrafya, anatomi ve fizyoloji alanlarındaki inceleme sonuçlarını; mimarlık, şehir planlama, su ve kanalizasyon projelerini; savaş teknolojisine ilişkin buluş ve icatlarım bu notlarda saklı tutmuştu. Notların yüzyılımızın başında gün ışığına çıkarılmasıyla dev sanatçının aynı zamanda, ilgi alanı son derece geniş büyük bir bilimadamı olduğu kesinlik kazanır. Notlar sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan bilimsel buluş ve atılımların pek çoğunun ipuçlarını içermekteydi.<br />
<br />
Leonardo mesleğinde cerbezeliğiyle tanınan hukukçu bir baba ile köylü bir hizmetçi kızın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğar doğmaz dede evine uzaklaştırılan bebek anasını hiç görmemenin acısıyla büyür. Babasının ilk yıllardan başlayarak eğitimiyle yakından ilgilenmesi çocuk için belki de tek teselli kaynağı olur. Okul yıllarında en çok matematik problemlerini çözmede gösterdiği üstün yetenekle dikkatleri çeken çocuk, bir yandan da yaptığı güzel resimlerle çevresinden hayranlık topluyordu.<br />
<br />
Onaltı yaşına geldiğinde dönemin tanınmış artisti Andrea del Verrochio'nun yanma çırak olarak girer. Ustasının gözetiminde coşkuyla işe koyulan delikanlı çok geçmeden ağaç, mermer, kil ve metal işlemede büyük beceri kazanır. Olağanüstü yeteneklerini gören usta çırağının Latin ve Grek klasikleriyle felsefe, matematik ve anatomi üzerinde öğrenimini sürdürmesine yardımcı olur. Öyle çok boyutlu bir öğrenim, Verrochio'ya göre, gerçek bir sanatçı için vazgeçilmez bir gereksinimdi.<br />
<br />
Çıraklık dönemini yirmialtı yaşında noktalayan Leonardo başvurusu üzerine Artistler Loncası'na kabul edilir. Artık, kendi yönünü çizme, geleceğini kurma özgürlüğüne kavuşmuş demekti. Büyüleyici resim ve yontularının yanı sıra ortaya koyduğu mühendislik projeleriyle Dük'lerin ilgisini kazanan genç adam, yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını sırasıyla Floransa, Milano, Roma saraylarında sürdürme olanağı bulur; son üç yılını ise Fransa'da Kral Francois I'in koruyuculuğunda geçirir.<br />
<br />
Leonardo çok yönlü etkinlikler içinde sürekli uğraş veren bir kişiydi, ancak yeterince dirençli değildi. Çoğu kez, coşkuyla üstlendiği bir çalışmayı bitirmeden, daha çekici bulduğu başka bir işe yönelir, yeni serüvenler arkasında koşardı. Asıl tutkusu sanattı kuşkusuz. Sanat dışı çalışmalarında özellikle esemenli ve dağınıktı. Projelerinin pek çoğu kağıt üzerinde kalmış, ya da, tam sonuçlandırılmadan bir kenara itilmişti.<br />
<br />
Projeleri arasında çok önemsediği, deneysel olarak gerçekleştirmeye çalıştığı uçak, helikopter, paraşüt türünden araçlar, çeşitli silah modelleri vardı. Anatomi konusundaki incelemeleri hiç kuşkusuz dönemin en değerli bilimsel çalışması diye nitelenebilir. Hayvan ve insan cesetleri üzerindeki teşrih çalışmaları, sayısı 750'yi bulan ayrıntılı çizimleri ona anatomi tarihinde üstün bir yer sağlamıştır.<br />
<br />
Fizyolojinin gelişmesine yaptığı katkıları arasında en başta kanın işlev ve devinimine ilişkin çalışması gelir. Kalbin kaslarını ayrıntılarıyla incelediği özellikle kapakçıkların işlevini iyi kavradığı çizimlerinden anlaşılmaktadır. Kanın tüm organizmaya yayılarak doku ve organları nasıl beslediğini, çökeltileri nasıl temizlediğini açıklamaya çalışır. Organizmadaki kan devinimini suyun doğadaki devinimine benzetir: Bulutlardan yağışla inen su deniz ve göllerde toplanır, sonra buharlaşarak yeniden bulutları oluşturur. Bu benzetişte, Harvey'in 100 yıl sonra olgusal olarak doğruladığı "kan dolaşımı" hipotezini bulabiliriz.<br />
<br />
Astronomiye gelince, Leonardo'nun bu alanda Kopernik'i öncelediği söylenebilir. Kilisenin o sıra gösterdiği hoş görüden de yararlanarak, yerkürenin güneş çevresinde bir gezegen olduğunu ileri sürebilmişti. Oysa yerleşik öğretiye göre dünyamız evrenin merkezinde sabitti. Göksel nesneler ise kutsal nitelikleriyle apayrı bir ortamda devinmekteydiler.<br />
<br />
Leonardo'nun fizikte, özellikle mekanik dalında, ulaştığı bazı sonuçlarla Galileo ile Newton'u da öncelediği bilinmektedir. "Canlılar dışında algıladığımız hiç bir nesne kendiliğinden devinime geçmez," diyen Leonardo, "her nesnenin devindiği yönde ağırlığı olduğunu, serbest düşen bir cismin düşmede geçen zamanla orantılı olarak ivme kazandığını" ileri sürmekle de kalmaz; daha ileri giderek, egemen Aristoteles öğrentisinin tam tersine, kuvveti devinimin değil, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak gösterir. Bu savın daha sonra mekaniğin devinim yasalarından biri olarak dile getirildiğini biliyoruz.<br />
<br />
Aristoteles'in öğretilerine uzak duran Leonardo'nun Arşimet'e çok yakın ilgi göstermesi ilginçtir. Arşimet'in yapıtları o sıra henüz basılmamıştı. Ellerde dolaşan bir kaç el yazması kopya da, okunur gibi değildi. Bu kaynakları çok önemseyen Leonardo'nun okunaklı iyi nüsha elde etmek için başvurmadığı kimse, çalmadığı kapı kalmaz. Amacı: klasik çağın öncü bilimadamının kaldıraç ve hidrostatik konularındaki buluşlarını bilim dünyasına tanıtmak, "Arşimet" adını layık olduğu yere yükseltmekti.<br />
<br />
Su ve havada dalgasal devinim, ses oluşumu vb. olgularla da ilgilenen Leonardo, ışığın da dalgasal nitelikte devinme olasılığından söz etmişti. Onun ilginç bir gözlemi de, yarım ay'ın karanlık bölümünün belirsiz de olsa görünmesine ilişkindir. "Eski ay, yeni ay'ın kucağında" diye betimlediği bu olayı, dünyamızın yansıttığı ışıkla açıklar.<br />
<br />
Leonardo'ya jeolojinin öncüsü gözüyle de bakılabilir. Dağ yamaçlarında topladığı fosillerin bir bölümünün deniz yaratıklarına ait olduğunu söyler; yerküre kabuğunun zamanla değişikliklere uğradığı, yeni tepe ve vadilerin oluştuğu gibi noktalara değinir. Üstelik bu tür oluşumların salt doğal nedenlere bağlı olduğunu vurgulamaktan da geri kalmaz.<br />
<br />
Simya, astroloji ve büyü türünden uygalamaları aldatmaca bulduğunu açıkça söyleyen Leonardo, doğayı neden-sonuç ilişkisi içinde düzenli, nesnel bir gerçeklik olarak algılıyordu. Dinsel inançlara saygılıydı, ama onun için bilim teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayış olduğu ölçüde amacına ulaşabilirdi. Leonardo'nun bilimsel yöntem anlayışı neredeyse çağdaş anlayışla eşdeğer düzeydedir. Bu anlayışta "olgusal veri - açıklayıcı kuram etkileşimi" temel öğedir.<br />
<br />
Leonardo'nun sezgisel de olsa bunun ayırdında olması oldukça şaşırtıcı; çünkü, bu noktanın açıklık kazanması çağımız bilim felsefesini beklemiştir. Leonardo bilimde deney gibi matematiğin de önemini kavrayan bir düşünürdü. Ona göre insanoğlu sürgit kesinlik arayışı içinde olmuştur. Ancak, kesinlik görecelidir; olduğu kadarıyla, doğal bilimlerde değil, soyut zihinsel kavramlarla sınırlı kalan matematikte bulunabilirdi. İşe gözlemle başlayan bilimadamı ise, ulaştığı açıklamaları gözlem ya da deneye başvurarak doğrulamakla yetinmeliydi.<br />
<br />
Vurguladığı bir nokta da, teori ile uygulamanın elele gitmesi gereğiydi: Uygulamaya elvermeyen teoriyi anlamsız, teoriye dayanmayan uygulamayı kısır sayıyordu. Doğaya tüm saplantılardan arınmış bir kafayla, bir çocuğun her şeyi kucaklayan açık yüreğiyle yaklaşmayı öğütlüyordu.<br />
<br />
Onun gözünde sanat, felsefe ve bilim kültürün bütünlüğünde birleşen, etkileşim içinde gelişen çalışmalardı. Sanatı salt yaratıcı imgelemin, felsefeyi soyut düşüncenin, bilimi deneyin ürünü sayıp birbirinden ayrı tutmak yanlıştı. Leonardo değişik ölçülerde de olsa hepsinde yaratıcı imgelemin, soyut düşüncenin ve olgusal deneyimin payı var demekteydi.<br />
<br />
Tüm ilgi alanlarında evrensel bir deha, yetkin bir örnek sergileyen Leonardo, son günlerinde, zengin yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır öyküsünü basit bir tümcede dile getirmişti: "Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığımda, nasıl ölmekte olduğumu gördüm. "<br />
<br />
Öldüğünde 67 yaşındaydı, ama bedensel olarak tükenmişti. Güçlü bir beynin amansız sürükleyişi içinde, durmadan bulmak ve yaratmak savaşımı veren bu insanın yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırı acı dolu güzelliğiyle gerçek bir dramdı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KOSLU HİPOKRATES]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=384</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:20:14 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=384</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/hippocrate.jpg" border="0" alt="[Resim: hippocrate.jpg&#93;" /><br />
Hipokrates, M.Ö. 460 yıllar dolaylarında Kos’ta doğmuş ve Asklepiades’in  soyundan gelmesi nedeniyle, tıpla ilgili ilk bilgileri babasından almıştır. O da diğer birçok yunan bilgini gibi çok gezmiştir. Hipokrates, “ Bir insanın beden ve ruh yapısının bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir.”   demiştir. Aristoteles de Politica’sında bir doktor olarak Hipokrates’in büyüklüğünden söz etmiştir.<br />
<br />
         Hipokrates’in anatomiye ilişkin bilgileri oldukça ilkeldi; döneminin diğer doktorları gibi, kemikleri hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına karşın, iç organları fazla tanımıyordu. Damarlara, sinirlere ve adalelere ilişkin bilgileri yüzeyseldi. Yunan düşünürleri ve hekimleri, bu boşluğu kapatmak ve insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdi ve bunlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayanmaktaydı. Yapılan gözlemler, insan bedeninin kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi bir takım sıvılar içerdiğini ve hastalık sırasında bu sıvıların görünür duruma geldiğini gösteriyordu; örneğin üşütmeden kaynaklanan hastalık sırasında burundan bir sıvı akıyordu. Pythagorascu Alkmeon, hastalığı, bedendeki dengenin  bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Empedokles’in dört öğe kuramına bağlı olarak geliştirilen dört sıvı kuramı, beraberinde dört nitelik ( kuru, yaş, soğuk ve sıcak) kuramını da getirdi ve böylece yavaş yavaş cansız yapılarla birlikte çanlı yapılarda niteliklerin bireşimi ve kaynaşımı olara görülmeye başlandı..<br />
<br />
       Hipokrates’in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşı; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildi. Hipokrates’e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru değil; ama bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldın için değerlidir.<br />
<br />
      Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Bir doktor olara en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Hastalar rahiplere de danışıyorlar ve genellikle yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptanmıştı. Doktorlar bu kritik günlerer yaklaşıldığında, hastanın direncini arttırmaya çalışırlardı.<br />
<br />
      Tedavide, ilk önce bedendeki dengenin bozulmuş olduğunu gösteren belirtilere bakılırdı. Ateş en temel belirtilerden biriydi. Ateşi ölçmek için özel bir araç yoktu; ancak deriyi, dili, gözü, terlemeyi ve üreyi kontrol ediyorlar ve bunlar arasındaki farklılıktan yararlanarak hastalığı teşhis etmeye çalışıyorlardı.<br />
<br />
      Nabza bakmayı düşünmemişlerdi. Oysa Mısırlı hekimler nabzın işlevini biliyorlardı. Hipoktartes’in Corpus’unun bir yerinde nabızdan söz edilir ve “ Damarların atışı ve solunum ve yaşa bağlı olara düzenli ve düzensiz oluşlar, sağlık ve hastalık işaretidir.” denir. Ve ayrıca ele alınan hastalıklar sıtmalar, zatülcenp, zatüriye ve verem ateşleridir.<br />
<br />
     Ateşli hastalıklarla ilgili hipokrates şunları söyler: “ Bazı ateşler süreklidir; bazılar gündüz yükselir, gece düşer ve bazıları ise gündüz düşer, gece yükselir. Akut hastalıklarda ateş çok şiddetli ve öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer; ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da uzun sürer ve vereme eğilimi ortaya çıkarır.”<br />
<br />
     Tedavide, müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası uygulamaları yapılır. Hipokrates’in en önemli ilkesi, doğanını iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir. Hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun uzun yürümektir.<br />
<br />
     Hipokrates, doğanını iyileştirici etkisinden söz ederken, bunun fiziksel olduğu kadar ruhsal olduğunu da kabul ediyordu. Yalnızca bedenin rahatlaması yeterli değildi; ruhunda sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle hasta neşelendirilmeli ve iyileşeceği konusunda ümitlendirilmeliydi. Ona göre, hekimin hastasına çok yumuşak bir biçimde yaklaşması gerekir. Geç bir dönemde yazılmış olmakla birlikte Hipokrates şöyle der:<br />
<br />
“ Hastanıza karşı katı olmamanızı ve ayrıca onun durumunun dikkate almanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve içinde bulunduğu tatminkar durumu düşünerek, bazen karşılıksız hizmet götür. Parasal sıkıntı içinde bulunan bir kişiye hizmet verme fırsatı çıkmışsa, bu gibilere her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir. Hastayı iyileştirmek ve şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında bulundurmak isabetlidir. Ayrıca bir hekimin neyin uygun olduğunu belirleyebilmesi için kendisine de dikkat etmesi gerekir.”<br />
<br />
   Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir e esasen asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerinin dinlemiş olmalıdır. Bu yöntemin yararına inanmıştır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin ili olması düşünülemez.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/hippocrate.jpg" border="0" alt="[Resim: hippocrate.jpg]" /><br />
Hipokrates, M.Ö. 460 yıllar dolaylarında Kos’ta doğmuş ve Asklepiades’in  soyundan gelmesi nedeniyle, tıpla ilgili ilk bilgileri babasından almıştır. O da diğer birçok yunan bilgini gibi çok gezmiştir. Hipokrates, “ Bir insanın beden ve ruh yapısının bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir.”   demiştir. Aristoteles de Politica’sında bir doktor olarak Hipokrates’in büyüklüğünden söz etmiştir.<br />
<br />
         Hipokrates’in anatomiye ilişkin bilgileri oldukça ilkeldi; döneminin diğer doktorları gibi, kemikleri hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına karşın, iç organları fazla tanımıyordu. Damarlara, sinirlere ve adalelere ilişkin bilgileri yüzeyseldi. Yunan düşünürleri ve hekimleri, bu boşluğu kapatmak ve insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdi ve bunlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayanmaktaydı. Yapılan gözlemler, insan bedeninin kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi bir takım sıvılar içerdiğini ve hastalık sırasında bu sıvıların görünür duruma geldiğini gösteriyordu; örneğin üşütmeden kaynaklanan hastalık sırasında burundan bir sıvı akıyordu. Pythagorascu Alkmeon, hastalığı, bedendeki dengenin  bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Empedokles’in dört öğe kuramına bağlı olarak geliştirilen dört sıvı kuramı, beraberinde dört nitelik ( kuru, yaş, soğuk ve sıcak) kuramını da getirdi ve böylece yavaş yavaş cansız yapılarla birlikte çanlı yapılarda niteliklerin bireşimi ve kaynaşımı olara görülmeye başlandı..<br />
<br />
       Hipokrates’in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşı; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildi. Hipokrates’e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru değil; ama bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldın için değerlidir.<br />
<br />
      Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Bir doktor olara en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Hastalar rahiplere de danışıyorlar ve genellikle yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptanmıştı. Doktorlar bu kritik günlerer yaklaşıldığında, hastanın direncini arttırmaya çalışırlardı.<br />
<br />
      Tedavide, ilk önce bedendeki dengenin bozulmuş olduğunu gösteren belirtilere bakılırdı. Ateş en temel belirtilerden biriydi. Ateşi ölçmek için özel bir araç yoktu; ancak deriyi, dili, gözü, terlemeyi ve üreyi kontrol ediyorlar ve bunlar arasındaki farklılıktan yararlanarak hastalığı teşhis etmeye çalışıyorlardı.<br />
<br />
      Nabza bakmayı düşünmemişlerdi. Oysa Mısırlı hekimler nabzın işlevini biliyorlardı. Hipoktartes’in Corpus’unun bir yerinde nabızdan söz edilir ve “ Damarların atışı ve solunum ve yaşa bağlı olara düzenli ve düzensiz oluşlar, sağlık ve hastalık işaretidir.” denir. Ve ayrıca ele alınan hastalıklar sıtmalar, zatülcenp, zatüriye ve verem ateşleridir.<br />
<br />
     Ateşli hastalıklarla ilgili hipokrates şunları söyler: “ Bazı ateşler süreklidir; bazılar gündüz yükselir, gece düşer ve bazıları ise gündüz düşer, gece yükselir. Akut hastalıklarda ateş çok şiddetli ve öldürücüdür. Gece ateşleri uzun sürer; ancak öldürücü değildir. Gündüz olanlar da uzun sürer ve vereme eğilimi ortaya çıkarır.”<br />
<br />
     Tedavide, müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası uygulamaları yapılır. Hipokrates’in en önemli ilkesi, doğanını iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir. Hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun uzun yürümektir.<br />
<br />
     Hipokrates, doğanını iyileştirici etkisinden söz ederken, bunun fiziksel olduğu kadar ruhsal olduğunu da kabul ediyordu. Yalnızca bedenin rahatlaması yeterli değildi; ruhunda sakinleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle hasta neşelendirilmeli ve iyileşeceği konusunda ümitlendirilmeliydi. Ona göre, hekimin hastasına çok yumuşak bir biçimde yaklaşması gerekir. Geç bir dönemde yazılmış olmakla birlikte Hipokrates şöyle der:<br />
<br />
“ Hastanıza karşı katı olmamanızı ve ayrıca onun durumunun dikkate almanızı öneririm. Önceki kazançlarını ve içinde bulunduğu tatminkar durumu düşünerek, bazen karşılıksız hizmet götür. Parasal sıkıntı içinde bulunan bir kişiye hizmet verme fırsatı çıkmışsa, bu gibilere her türlü yardımı yap. İnsan sevgisinin bulunduğu yerde sanat aşkı da bulunur. Durumlarının öldürücü olduğunun bilincinde olan bazı hastalar, yalnızca hekimlerinin iyi tutumlarından dolayı iyileşmişlerdir. Hastayı iyileştirmek ve şifa bulmuş olanın kendisini iyi hissetmesini sağlamak için gözetim altında bulundurmak isabetlidir. Ayrıca bir hekimin neyin uygun olduğunu belirleyebilmesi için kendisine de dikkat etmesi gerekir.”<br />
<br />
   Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir e esasen asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerinin dinlemiş olmalıdır. Bu yöntemin yararına inanmıştır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin ili olması düşünülemez.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[JOHN DALTON(1766-1844)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=383</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:19:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=383</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/dalton.jpg" border="0" alt="[Resim: dalton.jpg&#93;" /><br />
    John Dalton ilk kez modern atom teorisine yol açan bir atılım içine girer.Atom,molekül,element ve bileşiklere ilişkin kimya alanında günümüze değin süren başlıca gelişmelerin bu atılımdan kaynaklandığı söylenebilir.<br />
<br />
    John Dalton,İngiltere'de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir.Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik,fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar.Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.On iki yaşına geldiğinde,kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır.Aralıksız on beş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz,matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir.Onun ömür boyu süren bir yan tutkusuda hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi.Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri,havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu.<br />
<br />
    Dalton'un anlamadığı bir nokta vardı:Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu?Karışımda,örneğin,karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu?Sonra,gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı,yoksa başka etkenlerde var mıydı?<br />
<br />
    Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton,1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır.Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı,meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine,Manchester Yazım ve Bilim Akademisi'ne üye seçilir.Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton,Akademiye yüzden fazla bildiri sunar,bilimsel konferanslarda aktif rol alır.<br />
<br />
    Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir.Ona göre,kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları birbirinden ayırmak ya da birbiriyle birleştirmektir.Bu parçacıklar maddenin,o zaman bölünmez,parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri,yani atomlardı.<br />
<br />
    Dalton,kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarını da belirler.En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını ''1'' diye belirler.Ardından suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek,oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer.Bu yanlıştı kuşkusuz.Dalton suyun H2O değil,HO olduğunu sanıyordu.Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette.Unutulmamalıdır ki,atomların nasıl bir araya gelip şimdi 'molekül'dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz.<br />
<br />
    Renk körlüğü de tıp diline 'daltonizm'diye geçer.Dalton renk körüydü,zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti.<br />
<br />
    Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı,bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir.Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/dalton.jpg" border="0" alt="[Resim: dalton.jpg]" /><br />
    John Dalton ilk kez modern atom teorisine yol açan bir atılım içine girer.Atom,molekül,element ve bileşiklere ilişkin kimya alanında günümüze değin süren başlıca gelişmelerin bu atılımdan kaynaklandığı söylenebilir.<br />
<br />
    John Dalton,İngiltere'de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir.Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik,fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar.Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.On iki yaşına geldiğinde,kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır.Aralıksız on beş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz,matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir.Onun ömür boyu süren bir yan tutkusuda hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi.Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri,havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu.<br />
<br />
    Dalton'un anlamadığı bir nokta vardı:Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu?Karışımda,örneğin,karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu?Sonra,gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı,yoksa başka etkenlerde var mıydı?<br />
<br />
    Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton,1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır.Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı,meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine,Manchester Yazım ve Bilim Akademisi'ne üye seçilir.Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton,Akademiye yüzden fazla bildiri sunar,bilimsel konferanslarda aktif rol alır.<br />
<br />
    Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir.Ona göre,kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları birbirinden ayırmak ya da birbiriyle birleştirmektir.Bu parçacıklar maddenin,o zaman bölünmez,parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri,yani atomlardı.<br />
<br />
    Dalton,kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarını da belirler.En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını ''1'' diye belirler.Ardından suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek,oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer.Bu yanlıştı kuşkusuz.Dalton suyun H2O değil,HO olduğunu sanıyordu.Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette.Unutulmamalıdır ki,atomların nasıl bir araya gelip şimdi 'molekül'dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz.<br />
<br />
    Renk körlüğü de tıp diline 'daltonizm'diye geçer.Dalton renk körüydü,zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti.<br />
<br />
    Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı,bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir.Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[JOHANNES KEPLER]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=382</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:18:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=382</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/kepler.jpg" border="0" alt="[Resim: kepler.jpg&#93;" /><br />
     Johannes Kepler (1571-1630)’e “ astronominin prensi “ demek yeridir. Bilimsel gelişmeye katkısı kendini iki şekilde gösterir: ilki güneş sistemi ile ilgili bulguları ile kapsamlı Newton teorisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İkincisi hipotez veya teorilerin gözlemsel olgulara uygun düşmesi üzerindeki ısrarı ile bilimsel metot anlayışını yeni bir düzeye çıkarır. Tycho Brahe ile tanışır ve gözlemevinde asistan olarak çalışır Tycho’nun ölmesinden sonra ona kalan gözlemsel verileri layıkı ile değerlendirir ve 1609’ da Yeni Astronomi kitabını yayınlar. Gezegenlerle ilgili üç kanun bulunur.<br />
<br />
1-Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan elips çizer.<br />
<br />
2-Bir gezegenin güneşe birleştiren doğru parçası eşit sürelerde eşit alanlar kateder. (İkinci gezegenlerin yörüngelerindeki hareket hızlarıyla ilgilidir. Buna göre gezegenin güneşe yakın geçtiği yerde hızının arttığı, uzak geçtiği yerlerde düştüğü anlaşılmaktadır.)<br />
<br />
3-Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır.<br />
<br />
Keplerin gerçek bilim adamı olarak büyüklüğünü en başta şu iki özelliği kanıtlamaktadır.<br />
<br />
1-Kaynağını antik otoritelerden alan bazı düşünce veya inançların yanlış olabileceğini görmek ve bunları ortaya koyabilecek kadar dürüst ve cesur olmak.<br />
<br />
2-Son tahlilde  beğeni ve eğilimlerimize uyan birtakım düşünce veya teorilere değil, fakat nesnel ve olgusal verilere bağlı kalmak, teorilerimizi olgulara tam uyacak şekilde değiştirmekten, ne pahasına olursa olsun, kaçınmamak.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/kepler.jpg" border="0" alt="[Resim: kepler.jpg]" /><br />
     Johannes Kepler (1571-1630)’e “ astronominin prensi “ demek yeridir. Bilimsel gelişmeye katkısı kendini iki şekilde gösterir: ilki güneş sistemi ile ilgili bulguları ile kapsamlı Newton teorisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İkincisi hipotez veya teorilerin gözlemsel olgulara uygun düşmesi üzerindeki ısrarı ile bilimsel metot anlayışını yeni bir düzeye çıkarır. Tycho Brahe ile tanışır ve gözlemevinde asistan olarak çalışır Tycho’nun ölmesinden sonra ona kalan gözlemsel verileri layıkı ile değerlendirir ve 1609’ da Yeni Astronomi kitabını yayınlar. Gezegenlerle ilgili üç kanun bulunur.<br />
<br />
1-Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan elips çizer.<br />
<br />
2-Bir gezegenin güneşe birleştiren doğru parçası eşit sürelerde eşit alanlar kateder. (İkinci gezegenlerin yörüngelerindeki hareket hızlarıyla ilgilidir. Buna göre gezegenin güneşe yakın geçtiği yerde hızının arttığı, uzak geçtiği yerlerde düştüğü anlaşılmaktadır.)<br />
<br />
3-Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçirdiği sürenin karesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır.<br />
<br />
Keplerin gerçek bilim adamı olarak büyüklüğünü en başta şu iki özelliği kanıtlamaktadır.<br />
<br />
1-Kaynağını antik otoritelerden alan bazı düşünce veya inançların yanlış olabileceğini görmek ve bunları ortaya koyabilecek kadar dürüst ve cesur olmak.<br />
<br />
2-Son tahlilde  beğeni ve eğilimlerimize uyan birtakım düşünce veya teorilere değil, fakat nesnel ve olgusal verilere bağlı kalmak, teorilerimizi olgulara tam uyacak şekilde değiştirmekten, ne pahasına olursa olsun, kaçınmamak.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[JOHANN GREGOR MENDEL(1822-1884)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=381</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:18:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=381</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/gregormendel.jpg" border="0" alt="[Resim: gregormendel.jpg&#93;" /><br />
   Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel,Avusturya imparatorluğuna dahil Çekoslavakya'da yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelir.O zaman kırsal kesimde hala bir tür derebeylik egemendi.Topraksız köylüler için boğaz tokluğuna ırgatlık dışında fazla bir seçenek yoktu;tek kurtuluş yolu belki de eğitimdi.Ne var ki,eğitim de çoğunluk ilkokulla sınırlı kalmaktaydı;daha ilerisi için halkın parasal gücü yoktu.Herkes gibi Gregor'un da doğuştan alınyazısı babası gibi rençber olmaktı.Ama hayır,bu çocuk düzenin koyduğu engeli aşacak,kendine özgü kararlılık içinde yeteneğini ortaya koyacaktı.İlkokuldaki başarısı göz kamaştırıcıydı.Öğretmenlerinin ısrarı üzerine aile,sonunda çocuğun orta öğrenimi için izin verir.Gregor,evinden uzakta altı yıl bir yurtta yetersiz bir bakım ve beslenme koşullarına göğüs gererek okur;ama,acısını uzun yıllar çekeceği yorgun,cılız ve sağlıksız bir bedenle mezun olur.<br />
<br />
     Mendel daha öğrencilik yıllarında bilimin büyüsüne kendini kaptırmış;özellikle botanik yoğun ilgi alanı olmuştu.Fakat yüksek öğrenim onun için ulaşılması güç bir hayaldi.Burs olanağı yoktu;kız kardeşinin bağışladığı çeyizi de yeterli olmaktan uzaktı.Mendel için tek bir yol vardı:bir katolik manastırına girmek.Avusturya'da botanik müzesi,bahçe bitkileri ve zengin kitaplığıyla ünlü Brünn Manastırı Mendel için ''ideal''bir öğrenim merkeziydi.Yirmibeş yaşında papaz ünvanını alan Mendel'in asıl özlemi hiç değilse bir ortaokulda öğretmen olmak,araştırmaları için daha elverişli bir ortam bulmaktı.Bu amaçla girdiği sınavda yeterli görülmez.Genç papaz umudunu yitirmemiştir.Viyana Üniversitesi'nde dört sömestr fizik ve doğal tarih eğitimi gördükten sonra şansını yeniden dener.Ama yine başarılı görülmez.Sınav kurulu ön yargılıdır;kendine özgü değişik bir tutum sergileyen genci anlamaktan uzak kalır.Adayın özellikle evrim ve kalıtıma ilişkin görüşleri bağışlanır gibi değildi.Mendel için artık manastıra çekilip araştırmalarını bahçe bitkileri üzerinde sürdürmekten başka çare kalmamıştı.<br />
<br />
     Canlılarda özelliklerin kuşaktan kuşağa geçişi,Mendel'in sürgit ilgi odağını oluşturan konuydu.Herkes yeni doğan bir yavrunun atalarının özelliklerini taşıdığını biliyordu.Dahası,kimi yavrunun daha çok anaya,kimi yavrunun da daha çok babaya çektiği gözden kaçmıyordu.Ancak bilinen bu olayların bilimsel diyebileceğimiz bir açıklaması yoktu ortada.Mendel bezelyeler üzerindeki deneylerine öyle bir açıklama bulmak için koyulmuştu.Çalışmasını,bu amaçla seçtiği 22 bezelyenin boylu-bodur,sarı-yeşil,yuvarlak-buruşuk...gibi 7 çift karşıt özellikleri üzerinde yoğunlaştırır.Örneğin,boylu ve bodur çeşitlerini çapraz döllendiğinde ilk kuşak melez ürünün tümüyle boylu olduğunu saptar.Melez ürünü kendi içinde dölleyerek elde ettiği ikinci kuşak ürünün büyük bir bölümünün boylu,küçük bir bölümünün ise bodur olduğu görülür.Mendel iki çeşit arasındaki oranı hesaplar:1064 bitkinin yaklaşık 3/4'ü boylu,1/4'ü bodurdur.Örneklem büyüklüğünden kaynaklanan olası hatayı göz önüne alan Mendel,oranı 3:1 olarak belirler.<br />
<br />
    Mendel başka bitkiler üzerinde yaptığı deneylerden de aynı sonucu almıştır.Daha sonra,biyologların böcek,balık,kuş ve memeliler üzerinde yürüttükleri deneylerde onun genetik teorisini doğrulamıştır.<br />
<br />
    Mendel teorisi,evrim kuramının başlangıçta açıklamasız bıraktığı kimi önemli konulara da ışık tutmuştur.Evrimi doğal seleksiyonla açıklayan Darwin de herkes gibi ana-baba özelliklerinin yavruda bir tür kaynaştığını varsayıyordu.Oysa bu doğru olsaydı,doğal seleksiyonla üstünlük kazanan özelliklerin kuşaklar boyu zayıflama sürecine girmesi beklenirdi.Örneğin,çok hızlı koşan bireyle koşma hızı normal bireyin çiftleşmesinden doğan bireyin koşma hızı ikisi arasında olacak,sonraki kuşaklarda fark daha da azalarak kaybolmaya yüz tutacaktır.Darwin de bunun böyle olmadığının farkındaydı.Kaynaşma varsayımı ne kimi yavruların ana babadan yalnızca birine benzemesi olayıyla,ne de arasıra görüldüğü gibi,beklenmedik bir özellikle dünyaya gelme olayıyla bağdaşmaktaydı.Özelliklerin önceki kuşak veya kuşaklardan olduğu gibi ve ayrı birimler olarak yavruya geçtiği düşüncesi,Mendel kuramının getirdiği bir açıklamadır.<br />
<br />
    Mendel,kuramını 1865'te bilim çevrelerine sunmuştu.Ancak Mendel hayattayken ilgi çekmeyen kuramın önemi,otuz beş yıl sonra kavranır.Hugo de Vries ve Weismann gibi bilim adamlarının çalışmaları olmasaydı Mendel'in devrimsel atılımı belkide daha uzun süre gün ışığına çıkamayacaktı.<br />
<br />
    Genetik teorisi,evrim kuramına yeni bir boyut kazandırmakla kalmamış,günümüzde olumlu olumsuz çokça sözü edilen genetik mühendisliği denen bir çalışmaya da yol açmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/gregormendel.jpg" border="0" alt="[Resim: gregormendel.jpg]" /><br />
   Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel,Avusturya imparatorluğuna dahil Çekoslavakya'da yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelir.O zaman kırsal kesimde hala bir tür derebeylik egemendi.Topraksız köylüler için boğaz tokluğuna ırgatlık dışında fazla bir seçenek yoktu;tek kurtuluş yolu belki de eğitimdi.Ne var ki,eğitim de çoğunluk ilkokulla sınırlı kalmaktaydı;daha ilerisi için halkın parasal gücü yoktu.Herkes gibi Gregor'un da doğuştan alınyazısı babası gibi rençber olmaktı.Ama hayır,bu çocuk düzenin koyduğu engeli aşacak,kendine özgü kararlılık içinde yeteneğini ortaya koyacaktı.İlkokuldaki başarısı göz kamaştırıcıydı.Öğretmenlerinin ısrarı üzerine aile,sonunda çocuğun orta öğrenimi için izin verir.Gregor,evinden uzakta altı yıl bir yurtta yetersiz bir bakım ve beslenme koşullarına göğüs gererek okur;ama,acısını uzun yıllar çekeceği yorgun,cılız ve sağlıksız bir bedenle mezun olur.<br />
<br />
     Mendel daha öğrencilik yıllarında bilimin büyüsüne kendini kaptırmış;özellikle botanik yoğun ilgi alanı olmuştu.Fakat yüksek öğrenim onun için ulaşılması güç bir hayaldi.Burs olanağı yoktu;kız kardeşinin bağışladığı çeyizi de yeterli olmaktan uzaktı.Mendel için tek bir yol vardı:bir katolik manastırına girmek.Avusturya'da botanik müzesi,bahçe bitkileri ve zengin kitaplığıyla ünlü Brünn Manastırı Mendel için ''ideal''bir öğrenim merkeziydi.Yirmibeş yaşında papaz ünvanını alan Mendel'in asıl özlemi hiç değilse bir ortaokulda öğretmen olmak,araştırmaları için daha elverişli bir ortam bulmaktı.Bu amaçla girdiği sınavda yeterli görülmez.Genç papaz umudunu yitirmemiştir.Viyana Üniversitesi'nde dört sömestr fizik ve doğal tarih eğitimi gördükten sonra şansını yeniden dener.Ama yine başarılı görülmez.Sınav kurulu ön yargılıdır;kendine özgü değişik bir tutum sergileyen genci anlamaktan uzak kalır.Adayın özellikle evrim ve kalıtıma ilişkin görüşleri bağışlanır gibi değildi.Mendel için artık manastıra çekilip araştırmalarını bahçe bitkileri üzerinde sürdürmekten başka çare kalmamıştı.<br />
<br />
     Canlılarda özelliklerin kuşaktan kuşağa geçişi,Mendel'in sürgit ilgi odağını oluşturan konuydu.Herkes yeni doğan bir yavrunun atalarının özelliklerini taşıdığını biliyordu.Dahası,kimi yavrunun daha çok anaya,kimi yavrunun da daha çok babaya çektiği gözden kaçmıyordu.Ancak bilinen bu olayların bilimsel diyebileceğimiz bir açıklaması yoktu ortada.Mendel bezelyeler üzerindeki deneylerine öyle bir açıklama bulmak için koyulmuştu.Çalışmasını,bu amaçla seçtiği 22 bezelyenin boylu-bodur,sarı-yeşil,yuvarlak-buruşuk...gibi 7 çift karşıt özellikleri üzerinde yoğunlaştırır.Örneğin,boylu ve bodur çeşitlerini çapraz döllendiğinde ilk kuşak melez ürünün tümüyle boylu olduğunu saptar.Melez ürünü kendi içinde dölleyerek elde ettiği ikinci kuşak ürünün büyük bir bölümünün boylu,küçük bir bölümünün ise bodur olduğu görülür.Mendel iki çeşit arasındaki oranı hesaplar:1064 bitkinin yaklaşık 3/4'ü boylu,1/4'ü bodurdur.Örneklem büyüklüğünden kaynaklanan olası hatayı göz önüne alan Mendel,oranı 3:1 olarak belirler.<br />
<br />
    Mendel başka bitkiler üzerinde yaptığı deneylerden de aynı sonucu almıştır.Daha sonra,biyologların böcek,balık,kuş ve memeliler üzerinde yürüttükleri deneylerde onun genetik teorisini doğrulamıştır.<br />
<br />
    Mendel teorisi,evrim kuramının başlangıçta açıklamasız bıraktığı kimi önemli konulara da ışık tutmuştur.Evrimi doğal seleksiyonla açıklayan Darwin de herkes gibi ana-baba özelliklerinin yavruda bir tür kaynaştığını varsayıyordu.Oysa bu doğru olsaydı,doğal seleksiyonla üstünlük kazanan özelliklerin kuşaklar boyu zayıflama sürecine girmesi beklenirdi.Örneğin,çok hızlı koşan bireyle koşma hızı normal bireyin çiftleşmesinden doğan bireyin koşma hızı ikisi arasında olacak,sonraki kuşaklarda fark daha da azalarak kaybolmaya yüz tutacaktır.Darwin de bunun böyle olmadığının farkındaydı.Kaynaşma varsayımı ne kimi yavruların ana babadan yalnızca birine benzemesi olayıyla,ne de arasıra görüldüğü gibi,beklenmedik bir özellikle dünyaya gelme olayıyla bağdaşmaktaydı.Özelliklerin önceki kuşak veya kuşaklardan olduğu gibi ve ayrı birimler olarak yavruya geçtiği düşüncesi,Mendel kuramının getirdiği bir açıklamadır.<br />
<br />
    Mendel,kuramını 1865'te bilim çevrelerine sunmuştu.Ancak Mendel hayattayken ilgi çekmeyen kuramın önemi,otuz beş yıl sonra kavranır.Hugo de Vries ve Weismann gibi bilim adamlarının çalışmaları olmasaydı Mendel'in devrimsel atılımı belkide daha uzun süre gün ışığına çıkamayacaktı.<br />
<br />
    Genetik teorisi,evrim kuramına yeni bir boyut kazandırmakla kalmamış,günümüzde olumlu olumsuz çokça sözü edilen genetik mühendisliği denen bir çalışmaya da yol açmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[JAMES WATT]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=380</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:17:28 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=380</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/jameswatt.jpg" border="0" alt="[Resim: jameswatt.jpg&#93;" /><br />
    Bir söylentiye göre ünlü İskoçyalı mühendis watt, buhar makinesini henüz küçük bir çocukken, içine kaynar su bulunan bir çaydanlığın kapağının açılıp kapanmasını gözlemleyerek tasarlamıştır. Elbette bu söylenti doğru değildir. Ama onun buharın bir metal kaşık üzerinde su tanecikleri haline dönüşmesiyle ilgilendiğini biliyoruz. Gerçi Watt buhar makinesini bulmamıştır. Ama onu geliştirerek 19 yy sanayi devriminde çok önemli bir rol yüklenmesini sağlamıştır. Watt Clyde ırmağı yakınlarındaki Greenock da doğdu. Babası gemi yapımında çalışan bir marangozdu. Greenock lisesinde öğrenim gören Watt bir yandan da babasının atölyesinde ona yardım etti. Burada model yapımında büyük bir başarı gösterdi. 17 yaşındayken alet yapımcılığını öğrenmek amacıyla Londra ya gitti. Ama sağlığı bozulduğu için 1 yıl sonra kadar geri döndü. Daha sonra Glasgow Üniversitesinde alet yapımcısı olarak işe girdi. 1763 de Thomas Newcomen in buhar makinelerinden biri onarılmak üzere Watt’a getirildi. Aslında makine bozulmuş değildi; aksaklık, makine kazanının yeterli buharı üretebilecek büyüklükte olmamasından kaynaklanıyordu. Watt matineyi dikkatlice inceledi ve Newcomen tipi bir makinenin bu kadar çok buhar kullanmak zorunda olmasının nedenlerini araştırdı. Aksaklıkları tam olarak ortaya çıkarmak için basınç, yoğunluk ve buharın yoğunlaşması üzerine çalıştı.  Newcomen’in makinesinde, silindir içindeki buhar su püskürtülerek yoğunlaştırıldıktan sonra, atmosfer basıncı pistonu aşağıya doğru itiyordu. Watt su püskürtüldüğünde silindirin kendisinin de soğuduğunu ve pistonun geri çekilebilmesi için silindire giren buharın önce silindiri tekrar ısıtması gerektiğini anladı. Isı kaybı yakıt kaybına neden oluyordu. Watt’ın buhar matinesine katkısı 1765 de ayrı bir yoğunlaştırıcı geliştirmesi oldu. Bu bir boruyla silindire bağlanmış boş bir kaptan oluşuyordu. Buhar bu kapta yoğunlaştırılıyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Watt ayrıca silindiri “ buhar ceketi” denen bir metal kılıfla çevreleyerek silindirdeki ısı kaybını en aza indirdi. Bu buluşlar önemli ölçüde yakıt tasarrufu sağladı.<br />
<br />
   Watt 1775 de Birmingamlı işadamı Matthew Boulton  (1728-1809) ile ortaklık kurdu ve bu kentin yakınlarındaki Soho atölyelerinde geliştirilmiş buhar makinesinin üretimine girişti. Watt ile Boulton arasındaki ortaklık oldukça verimliydi. Watt yeni buluşlar yapıyor, modern bir fabrikaya sahip olan Boulton ise işin ticari yanını yönlendiriyordu. Watt 1782 de çift etkili buhar makinesini geliştirdi. Bu makinede silindirin her iki ucu da kapatılmıştı ve buhar silindire önce bir uçtan sonra öbür uçtan besleniyor, böylece makine atmosfer basıncına bağımlılıktan kurtulmuş oluyordu. Watt ayrıca piston belirli bir yok aldıktan sonra silindire buhar girişini kapatan bir vana geliştirdi; vana kapandığında silindir içindeki buhar genleşiyor ve pistonun geri kalan yolunda daha büyük bir güçle itiyordu. Watt pistonun ileri geri hareketini dönme hareketine dönüştüren çeşitli yöntemlerde uyguladı. Pistonlu makinelerin gücünü ölçmek için kullanılan bir basınç göstergesi de geliştiren Watt’ın adı daha sonraları elektrikte güç birimi olarak geliştirilmiştir. Watt’ın araştırmaları buhar makinesiyle sınırlı değildi. Suyun hidrojen ve oksijen gazlarının bir karşımı olduğunu başkalarının yanı sıra oda keşfetmişti. Watt yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırının sonraki yıllarını Birmingham yakınlarındaki Heathfield Hall da geçirdi. Burada pek çok buluş yaptı. Bu arada heykellerin kopyasının çıkarmak için bir makine ve çoğaltıcı bir baskı makinesi geliştirdi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/jameswatt.jpg" border="0" alt="[Resim: jameswatt.jpg]" /><br />
    Bir söylentiye göre ünlü İskoçyalı mühendis watt, buhar makinesini henüz küçük bir çocukken, içine kaynar su bulunan bir çaydanlığın kapağının açılıp kapanmasını gözlemleyerek tasarlamıştır. Elbette bu söylenti doğru değildir. Ama onun buharın bir metal kaşık üzerinde su tanecikleri haline dönüşmesiyle ilgilendiğini biliyoruz. Gerçi Watt buhar makinesini bulmamıştır. Ama onu geliştirerek 19 yy sanayi devriminde çok önemli bir rol yüklenmesini sağlamıştır. Watt Clyde ırmağı yakınlarındaki Greenock da doğdu. Babası gemi yapımında çalışan bir marangozdu. Greenock lisesinde öğrenim gören Watt bir yandan da babasının atölyesinde ona yardım etti. Burada model yapımında büyük bir başarı gösterdi. 17 yaşındayken alet yapımcılığını öğrenmek amacıyla Londra ya gitti. Ama sağlığı bozulduğu için 1 yıl sonra kadar geri döndü. Daha sonra Glasgow Üniversitesinde alet yapımcısı olarak işe girdi. 1763 de Thomas Newcomen in buhar makinelerinden biri onarılmak üzere Watt’a getirildi. Aslında makine bozulmuş değildi; aksaklık, makine kazanının yeterli buharı üretebilecek büyüklükte olmamasından kaynaklanıyordu. Watt matineyi dikkatlice inceledi ve Newcomen tipi bir makinenin bu kadar çok buhar kullanmak zorunda olmasının nedenlerini araştırdı. Aksaklıkları tam olarak ortaya çıkarmak için basınç, yoğunluk ve buharın yoğunlaşması üzerine çalıştı.  Newcomen’in makinesinde, silindir içindeki buhar su püskürtülerek yoğunlaştırıldıktan sonra, atmosfer basıncı pistonu aşağıya doğru itiyordu. Watt su püskürtüldüğünde silindirin kendisinin de soğuduğunu ve pistonun geri çekilebilmesi için silindire giren buharın önce silindiri tekrar ısıtması gerektiğini anladı. Isı kaybı yakıt kaybına neden oluyordu. Watt’ın buhar matinesine katkısı 1765 de ayrı bir yoğunlaştırıcı geliştirmesi oldu. Bu bir boruyla silindire bağlanmış boş bir kaptan oluşuyordu. Buhar bu kapta yoğunlaştırılıyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Watt ayrıca silindiri “ buhar ceketi” denen bir metal kılıfla çevreleyerek silindirdeki ısı kaybını en aza indirdi. Bu buluşlar önemli ölçüde yakıt tasarrufu sağladı.<br />
<br />
   Watt 1775 de Birmingamlı işadamı Matthew Boulton  (1728-1809) ile ortaklık kurdu ve bu kentin yakınlarındaki Soho atölyelerinde geliştirilmiş buhar makinesinin üretimine girişti. Watt ile Boulton arasındaki ortaklık oldukça verimliydi. Watt yeni buluşlar yapıyor, modern bir fabrikaya sahip olan Boulton ise işin ticari yanını yönlendiriyordu. Watt 1782 de çift etkili buhar makinesini geliştirdi. Bu makinede silindirin her iki ucu da kapatılmıştı ve buhar silindire önce bir uçtan sonra öbür uçtan besleniyor, böylece makine atmosfer basıncına bağımlılıktan kurtulmuş oluyordu. Watt ayrıca piston belirli bir yok aldıktan sonra silindire buhar girişini kapatan bir vana geliştirdi; vana kapandığında silindir içindeki buhar genleşiyor ve pistonun geri kalan yolunda daha büyük bir güçle itiyordu. Watt pistonun ileri geri hareketini dönme hareketine dönüştüren çeşitli yöntemlerde uyguladı. Pistonlu makinelerin gücünü ölçmek için kullanılan bir basınç göstergesi de geliştiren Watt’ın adı daha sonraları elektrikte güç birimi olarak geliştirilmiştir. Watt’ın araştırmaları buhar makinesiyle sınırlı değildi. Suyun hidrojen ve oksijen gazlarının bir karşımı olduğunu başkalarının yanı sıra oda keşfetmişti. Watt yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırının sonraki yıllarını Birmingham yakınlarındaki Heathfield Hall da geçirdi. Burada pek çok buluş yaptı. Bu arada heykellerin kopyasının çıkarmak için bir makine ve çoğaltıcı bir baskı makinesi geliştirdi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İBN-İ SİNA]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=379</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:16:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=379</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/ibnsina.jpg" border="0" alt="[Resim: ibnsina.jpg&#93;" /><br />
İslam aleminde yetişen meşhur felsefe ve tıp alimi, 980(H.370) senesinde Buhara yakınlarındaki Afşan’da doğdu. 1037(H.428) senesinde elli yedi yaşında iken öldü. Fevkalade bir zeka, hareketli ve çok kuvvetli bir hafızaya sahip olan İbn-i Sina, on yaşına kadar Kur’an-ı kerimi ezberledi. 18 yaşına kadar devrinin bütün ilimlerini öğrendi. Buhara prensi Nuh bin Nasr Samani’yi tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı için, Saray Kütüphanesi’nin müdürlüğüne getirildi. Genç yaşta; din, edebiyat, geometri, matematik, fizik, mantık ve felsefe bilgilerine vakıf olmuştur.  Abdullah Natili adında birinden mantık ve felsefe öğrendi. Bu arada tıp ilmini de öğrenmekteydi.<br />
<br />
- İbn-i Sina, tıp, matematik, mantık, felsefe, astronomi, fizik, kimya, formakoloji, edebiyat ve arkeoloji ilimlerinde söz sahibi idi. En meşhur olduğu ilim sahası tıp idi, tıp ilminde mütehassıs olarak önceki tıp ilmindeki pek çok metodu değiştirdi.  İbn-i Sina: “ Tıp ilmi, sıhhatte  ve hastalıkta insan bünyesinin halini öğretir. Sıhhatte olanların sağlığını muhafaza ve hastaların sıhhatlerini geri getirmek, bu ilim sayesinde kabildir.” Demiştir.<br />
<br />
- tıp alanında bir çok keşifler yapmıştır. Kanın, gıdayı taşıyıcı bir sıvı olduğunu, akciğer hareketlerinin pasif olarak göğüs hareketleri ile ilgili olduğunu, diyabette idrardaki şekerin varlığını, kızıl hastalığını keşfeden odur. Yine ameliyatlarda uyutucu ilaçları ilk defa kullana odur. Hastalıkların mikroplarda geldiğini ilk bulan, yine odur. 900 sene evvel; Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki, bunları görecek bir aletimiz yoktur” diyerek mikropların varlığından bahsetmiştir. İç hastalıkları, bedeni  parmaklarla sertçe yoklayarak tesbit etme metodu da ona aittir. İlk filtre kullanarak suyu mikroplardan arıtanda odur.<br />
<br />
- İbn-i Sina’ ya gelinceye kadar beyin gibi gevşek, kemik gibi sert dokuların iltihaplanmayacağı iddiasını ilk defa o reddetmiş ve “ Kemikler de iltihaplanır” diyerek  bu görüşü çürütmüştür, enfeksiyonez beyin iltihabını diğer akut enfeksiyonlardan yine ilk defa o ayırmıştır. Aynı zamanda İran Humması adını verdiği şarbonu açık ve tam bir şekilde izah etti. Genetik yolla hastalıkların yaradılıştan olabileceğini bunun ise, organ üzerinde şekil, fonksiyon bozuklukları ile kendisini gösterebileceğini bildirdi. Karaciğer hastalıklarını ve sarılığı en iyi şekilde tarif etti. Karaciğer hastalığında sindirim bozuklukları, kanamalar olabileceğini, dalak ve mesanenin fizyolojisini bozacağını bildirdi. Sarılığın, karaciğer dokusunun bozulmasından veya safra yollarındaki tıkanıklıktan ileri geldiğini açıkladı.<br />
<br />
- İbn-i Sina’nın tıp ilmi yanında diğer ilimlerde de bir çok başarıları vardır.  Jeoloji ilmindeki keşifleri devrin çok ilerisindedir. Felsefi alanda da tanınmıştır. Ama onun felsefesi Eflatunculuk  olarak tanınmıştır.<br />
<br />
  - İbn-i Sina’ya tıp sahasında en büyük şöhreti te’min eden şüphesiz ki, El- Kanun fit- tıp adlı eseridir.  Beş ciltten meydana gelmektedir. Her bir cildinde tıp alanının farklı buluşları ve bilgileri bulunmaktadır ve eserler öğrencilerin anlayacakları şekilde kısa notlar ve özetler halinde yazılmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/ibnsina.jpg" border="0" alt="[Resim: ibnsina.jpg]" /><br />
İslam aleminde yetişen meşhur felsefe ve tıp alimi, 980(H.370) senesinde Buhara yakınlarındaki Afşan’da doğdu. 1037(H.428) senesinde elli yedi yaşında iken öldü. Fevkalade bir zeka, hareketli ve çok kuvvetli bir hafızaya sahip olan İbn-i Sina, on yaşına kadar Kur’an-ı kerimi ezberledi. 18 yaşına kadar devrinin bütün ilimlerini öğrendi. Buhara prensi Nuh bin Nasr Samani’yi tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı için, Saray Kütüphanesi’nin müdürlüğüne getirildi. Genç yaşta; din, edebiyat, geometri, matematik, fizik, mantık ve felsefe bilgilerine vakıf olmuştur.  Abdullah Natili adında birinden mantık ve felsefe öğrendi. Bu arada tıp ilmini de öğrenmekteydi.<br />
<br />
- İbn-i Sina, tıp, matematik, mantık, felsefe, astronomi, fizik, kimya, formakoloji, edebiyat ve arkeoloji ilimlerinde söz sahibi idi. En meşhur olduğu ilim sahası tıp idi, tıp ilminde mütehassıs olarak önceki tıp ilmindeki pek çok metodu değiştirdi.  İbn-i Sina: “ Tıp ilmi, sıhhatte  ve hastalıkta insan bünyesinin halini öğretir. Sıhhatte olanların sağlığını muhafaza ve hastaların sıhhatlerini geri getirmek, bu ilim sayesinde kabildir.” Demiştir.<br />
<br />
- tıp alanında bir çok keşifler yapmıştır. Kanın, gıdayı taşıyıcı bir sıvı olduğunu, akciğer hareketlerinin pasif olarak göğüs hareketleri ile ilgili olduğunu, diyabette idrardaki şekerin varlığını, kızıl hastalığını keşfeden odur. Yine ameliyatlarda uyutucu ilaçları ilk defa kullana odur. Hastalıkların mikroplarda geldiğini ilk bulan, yine odur. 900 sene evvel; Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki, bunları görecek bir aletimiz yoktur” diyerek mikropların varlığından bahsetmiştir. İç hastalıkları, bedeni  parmaklarla sertçe yoklayarak tesbit etme metodu da ona aittir. İlk filtre kullanarak suyu mikroplardan arıtanda odur.<br />
<br />
- İbn-i Sina’ ya gelinceye kadar beyin gibi gevşek, kemik gibi sert dokuların iltihaplanmayacağı iddiasını ilk defa o reddetmiş ve “ Kemikler de iltihaplanır” diyerek  bu görüşü çürütmüştür, enfeksiyonez beyin iltihabını diğer akut enfeksiyonlardan yine ilk defa o ayırmıştır. Aynı zamanda İran Humması adını verdiği şarbonu açık ve tam bir şekilde izah etti. Genetik yolla hastalıkların yaradılıştan olabileceğini bunun ise, organ üzerinde şekil, fonksiyon bozuklukları ile kendisini gösterebileceğini bildirdi. Karaciğer hastalıklarını ve sarılığı en iyi şekilde tarif etti. Karaciğer hastalığında sindirim bozuklukları, kanamalar olabileceğini, dalak ve mesanenin fizyolojisini bozacağını bildirdi. Sarılığın, karaciğer dokusunun bozulmasından veya safra yollarındaki tıkanıklıktan ileri geldiğini açıkladı.<br />
<br />
- İbn-i Sina’nın tıp ilmi yanında diğer ilimlerde de bir çok başarıları vardır.  Jeoloji ilmindeki keşifleri devrin çok ilerisindedir. Felsefi alanda da tanınmıştır. Ama onun felsefesi Eflatunculuk  olarak tanınmıştır.<br />
<br />
  - İbn-i Sina’ya tıp sahasında en büyük şöhreti te’min eden şüphesiz ki, El- Kanun fit- tıp adlı eseridir.  Beş ciltten meydana gelmektedir. Her bir cildinde tıp alanının farklı buluşları ve bilgileri bulunmaktadır ve eserler öğrencilerin anlayacakları şekilde kısa notlar ve özetler halinde yazılmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Galileo Galilei(1564-1642)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=378</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:15:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=378</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/galile.jpg" border="0" alt="[Resim: galile.jpg&#93;" /><br />
      Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei'nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574 de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrosa Manastırında aldı. 1581'de tıp öğrenimi görmek üzere Pisa üniversite'sine girdi. Raslantı sonucu bir geometri dersinin de etkisiyle Toscana sarayında öğretmenlik yapan Ostilio Ricci'den matematik ve fizik dersleri almaya başladı.<br />
     Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585'de üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı. Floransa'ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586'da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei'nin ünü bütün Italya'ya yayıldı. 1589'da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Pisaa Universite'sinde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı. Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin  Aristoteles'ci görüşü çürüttü.<br />
       1592'de Padova'da matematik profesörü olarak çalışmaya başlıyan Galilei bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket yaptığını kuramsal olarak kanıtladı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar  olarak kısa sürede avrupa'nın her yanında aranmaya başladı. Astronomi alanındaki bulgularını Sidereus Nuncius (yıldızların habercisi) adıyla yayımladı. Teleskopla  gerçekleştirdiği  gözlemlerden etkilenen Venedik senatosu Galilei' nin Padova üniversitesinde yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır boyu profesör olarak kalmasına karar verdi. Ama Galilei Toscana grandükünün sarayın baş felsefecisi ve matematikcisi olma önerisini kabul ederek 1610 yazında Padova'dan ayrıldı. Teleskopla yaptığı gözlemlerin Copernik'i doğrulaması, Aristoteles'ci profesörlerin ona karşı cephe almasına yol açtı. Ve Galileo'yu kilise yetkililerinin gözünde karalamaya çalıştılar. Bir yandanda dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei 'yi Enkizisyon 'a gizlice ihbar ettiler. Kardinal Bellarmine konuya özel bir önem verek Galilei'yi  26 şubat 1616' da huzuruna kabul etmiş, bundan böyle bu öğretiye bağlı kalmasının ve onu savunmasının yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt matematiksel bir varsayım olarak tartışılabileceğini bildirmişti.<br />
       Bu olayı izleyen yedi yıl boyunca Floransa yakınlarındaki Bellosguardo'daki evine çekilmiş olarak yaşadı. Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırabilmek umuduyla 1624 'de Roma'ya gitti. Bunu başaramadıysada papadan dünya sistemleri üzerine yazı yazma izni aldı. Floransa'ya dönen Galilei büyük yapıtı Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano(iki büyük yer sistemi, Ptolemaios ve kopernik sistemleri üzerine konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. kitap 1632'de yayımlandı. Papaya kitabın tarafsız görünen başlığına karşın aslında Copernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunusu olduğu belirtildi. Tam bu sırada Galilei'nin dosyasında bir belgenin varlığı keşfedildi. 26 şubat 1616'da Bellarmine'nin huzurunda Galilei'nin ne biçimde olursa olsun Copernikciliği anlatması yada tartışması Enkizisyon'un ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usülsüz biçimde alındığına karar verildi. 16 haziran da mahkum oldu.Hüküm hapis cezasını içeriyordu. Ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi. Ve Galilei yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırının son sekiz yılını Floransa yakınlarında Arcetri'deki evinde geçirdi.<br />
          Galilei'nin bilime en büyük katkılarından biri mekaniğin bir bilim dalı olarak kurulmasındaki payıdır. Kuvvet kavramının mekanikte oynadığı rolü açıkca kavrayıp ortaya koyabilen ilk bilim adamıdır. Isaac Newton'un yüzyılın sonlarına doğru mekanikte gerçekleştirdiği büyük atılımın önünü açan da Galilei olmuştur. Ayrıca Galilei geçmişte birbirinden hep ayrı tutulmuş olan matematik ile fiziğin ilişkili olduğunu ve birbirlerine destek olabileceğini kavrayan ilk bilim adamıdır. Onun uyguladığı en önemli ve tümüyle kendine özgü yöntem, deneyle hesaplamayı birlikte yürütmesi olmuştur. Bu yöntem somutun soyuta dönüştürülebilmesini ve deney sonuçlarının sürekli ve düzenli bir biçimde karşılaştırılabilmesini olanaklı kılmıştır. Modern anlamda deney kavramını oluşturan Galilei bu kavram için cimento(sınav) terimini kullanıyordu.<br />
        Galilei'ni tüm yapıtları ilk olarak 1842-56 arasında Le opera di Galileo Galilei adıyla yayımlanmıştır. Toplu yapıtlarının çok daha geniş ve eksiksiz biçimi Galilei uzmanı Antonio Favaro'nun derlediği  Le opere di Galileo Galilei adlı yapıttır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/galile.jpg" border="0" alt="[Resim: galile.jpg]" /><br />
      Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei'nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574 de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrosa Manastırında aldı. 1581'de tıp öğrenimi görmek üzere Pisa üniversite'sine girdi. Raslantı sonucu bir geometri dersinin de etkisiyle Toscana sarayında öğretmenlik yapan Ostilio Ricci'den matematik ve fizik dersleri almaya başladı.<br />
     Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585'de üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı. Floransa'ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586'da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei'nin ünü bütün Italya'ya yayıldı. 1589'da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Pisaa Universite'sinde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı. Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin  Aristoteles'ci görüşü çürüttü.<br />
       1592'de Padova'da matematik profesörü olarak çalışmaya başlıyan Galilei bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket yaptığını kuramsal olarak kanıtladı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar  olarak kısa sürede avrupa'nın her yanında aranmaya başladı. Astronomi alanındaki bulgularını Sidereus Nuncius (yıldızların habercisi) adıyla yayımladı. Teleskopla  gerçekleştirdiği  gözlemlerden etkilenen Venedik senatosu Galilei' nin Padova üniversitesinde yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır boyu profesör olarak kalmasına karar verdi. Ama Galilei Toscana grandükünün sarayın baş felsefecisi ve matematikcisi olma önerisini kabul ederek 1610 yazında Padova'dan ayrıldı. Teleskopla yaptığı gözlemlerin Copernik'i doğrulaması, Aristoteles'ci profesörlerin ona karşı cephe almasına yol açtı. Ve Galileo'yu kilise yetkililerinin gözünde karalamaya çalıştılar. Bir yandanda dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei 'yi Enkizisyon 'a gizlice ihbar ettiler. Kardinal Bellarmine konuya özel bir önem verek Galilei'yi  26 şubat 1616' da huzuruna kabul etmiş, bundan böyle bu öğretiye bağlı kalmasının ve onu savunmasının yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt matematiksel bir varsayım olarak tartışılabileceğini bildirmişti.<br />
       Bu olayı izleyen yedi yıl boyunca Floransa yakınlarındaki Bellosguardo'daki evine çekilmiş olarak yaşadı. Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırabilmek umuduyla 1624 'de Roma'ya gitti. Bunu başaramadıysada papadan dünya sistemleri üzerine yazı yazma izni aldı. Floransa'ya dönen Galilei büyük yapıtı Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano(iki büyük yer sistemi, Ptolemaios ve kopernik sistemleri üzerine konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. kitap 1632'de yayımlandı. Papaya kitabın tarafsız görünen başlığına karşın aslında Copernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunusu olduğu belirtildi. Tam bu sırada Galilei'nin dosyasında bir belgenin varlığı keşfedildi. 26 şubat 1616'da Bellarmine'nin huzurunda Galilei'nin ne biçimde olursa olsun Copernikciliği anlatması yada tartışması Enkizisyon'un ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usülsüz biçimde alındığına karar verildi. 16 haziran da mahkum oldu.Hüküm hapis cezasını içeriyordu. Ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi. Ve Galilei yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırının son sekiz yılını Floransa yakınlarında Arcetri'deki evinde geçirdi.<br />
          Galilei'nin bilime en büyük katkılarından biri mekaniğin bir bilim dalı olarak kurulmasındaki payıdır. Kuvvet kavramının mekanikte oynadığı rolü açıkca kavrayıp ortaya koyabilen ilk bilim adamıdır. Isaac Newton'un yüzyılın sonlarına doğru mekanikte gerçekleştirdiği büyük atılımın önünü açan da Galilei olmuştur. Ayrıca Galilei geçmişte birbirinden hep ayrı tutulmuş olan matematik ile fiziğin ilişkili olduğunu ve birbirlerine destek olabileceğini kavrayan ilk bilim adamıdır. Onun uyguladığı en önemli ve tümüyle kendine özgü yöntem, deneyle hesaplamayı birlikte yürütmesi olmuştur. Bu yöntem somutun soyuta dönüştürülebilmesini ve deney sonuçlarının sürekli ve düzenli bir biçimde karşılaştırılabilmesini olanaklı kılmıştır. Modern anlamda deney kavramını oluşturan Galilei bu kavram için cimento(sınav) terimini kullanıyordu.<br />
        Galilei'ni tüm yapıtları ilk olarak 1842-56 arasında Le opera di Galileo Galilei adıyla yayımlanmıştır. Toplu yapıtlarının çok daha geniş ve eksiksiz biçimi Galilei uzmanı Antonio Favaro'nun derlediği  Le opere di Galileo Galilei adlı yapıttır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[FRANCİS BACON(1561-1626)]]></title>
			<link>http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=377</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 21:14:48 +0200</pubDate>
			<dc:creator>turk</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcilginturk.com/showthread.php?tid=377</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/baconfrancis.jpg" border="0" alt="[Resim: baconfrancis.jpg&#93;" /><br />
    Bacon,dar anlamda bir bilim adamı olmaktan çok,kendisine özgü yaklaşımıyla bir bilim yorumcusu,öngördüğü bilgi dünyasını kurma misyonuyla tabuları kırma savaşımı veren bir düşünürdü.İçine doğduğu dünya,çelişkilerle dolu bir dönemden geçmekteydi:bir yanda insanoğlunun yeni keşiflerle bilinmeyene açıldığı,bilgi arayışına girdiği;öte yanda büyü,fal türünden aldatıcı uygulamaların yaygınlık kazandığı,kilise buyruğuna ters düşünenlerin yakıldığı bir dönem!!<br />
<br />
    Bacon,İngiliz Kraliyet Sarayı çevresinde üst düzey yönetici bir ailenin çocuğu olarak büyümüştü.Daha küçük yaşlarındayken Francis,güzel ve ciddi konuşmalarıyla Kraliçi Elizabeth'in ilgisini çekti.Çok yönlü bir eğitimle yetişen delikanlı,18 yaşına geldiğinde diplomatlar arasına katılmaya,elçilerle birlikte Avrupa başkentlerine gidip gelmeye başladı.Ne var ki bu parlak başlangıç uzun sürmedi.Babasının erken ölümü,yarattığı politik skandal nedeniyle ağabeyinin ölüm cezasına çarptırılması aileyi çökertti.Annesinin geçim sorumluluğunu üstlenen Francis,bir yandan aile borçlarını ödeme uğraşı verirken,bir yandan da kendi geleceğini kurma çabasını elden bırakmıyordu.Başta Kraliçe olmak üzere hiç kimse yüzüne bakmıyordu artık!!Ama hüsrana dönüşen yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırında onu ayakta tutan ve yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır boyu sürecek bir inancı vardı:Uygar geleceğe giden yolda aydın kesime bilimin önemini kavratmak,bilimsel araştırmaya kurumsal bir kimlik kazandırmak.''İlgi alanımda yalnızca bilgi,bilgiye yönelik araştırma vardır,''diyordu Bacon.<br />
<br />
    Deneyimci(ampirik) felsefenin öncüsü olan Bacon,temelde somut sorunlara ağırlık veren pragmatist bir düşünürdü.İnsanlığın mutlu ve aydınlık geleceğine ilişkin,biraz ütopik ve iyimser bir beklentisi vardı.Ona göre bu geleceğin başlıca güç kaynağı güvenilir bilgiydi.Bacon,militan bir tutum içindeydi;yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını,tasımsal argümanlarını laf cambazlığı saydığı skolastik bilginlerin yetkisini kırmaya adamıştı.<br />
<br />
    Bacon,yöntem anlayışını ilginç bir benzetmeyle ortaya şu şekilde koymuştur:''Bilim adamı ne ağıı içinden çekerek ören örümcek gibi,ne de çevreden topladığıyla yetinen karınca gibi davranmalıdır.Bilimadamı topladığını işleyen,düzenleyen bal arısı gibi yapıcı bir etkinlik içinde olmalıdır.''<br />
<br />
    Bacon,deneysel bilimin inançlı bir savunucusu,bilimsel yöntem bilincini ön plana çıkaran bir öncüydü.Ne var ki,onun kendi yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır dönemindeki bilimsel çalışmalarını yeterince izlediği söylenemez.Kepler'in ortaya koyduğu doğrulayıcı sonuçlara karşın,Kopernik dizgesini içine sindirememesi,üzerinde durulacak bir noktadır.Çağdaşı Galile'nin,deneyle matematiği birleştirerek bilimsel yönteme kazandırdığı yeni kimliğin farkına varmamış olması da ilginçtir.<br />
<br />
    Değindiğimiz tüm yetersizliklerine karşın,Bacon'un bilimsel gelişme için gerkli ortamın hazırlanmasında oynadığı büyük rolün önemi tartışılmaz.Unutmamak gerekir ki,Bacon bir bilimadamı olmaktan çok,bilimi bağnazlığın tekelinden kurtarma savaşı veren bir düşünürdü.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/baconfrancis.jpg" border="0" alt="[Resim: baconfrancis.jpg]" /><br />
    Bacon,dar anlamda bir bilim adamı olmaktan çok,kendisine özgü yaklaşımıyla bir bilim yorumcusu,öngördüğü bilgi dünyasını kurma misyonuyla tabuları kırma savaşımı veren bir düşünürdü.İçine doğduğu dünya,çelişkilerle dolu bir dönemden geçmekteydi:bir yanda insanoğlunun yeni keşiflerle bilinmeyene açıldığı,bilgi arayışına girdiği;öte yanda büyü,fal türünden aldatıcı uygulamaların yaygınlık kazandığı,kilise buyruğuna ters düşünenlerin yakıldığı bir dönem!!<br />
<br />
    Bacon,İngiliz Kraliyet Sarayı çevresinde üst düzey yönetici bir ailenin çocuğu olarak büyümüştü.Daha küçük yaşlarındayken Francis,güzel ve ciddi konuşmalarıyla Kraliçi Elizabeth'in ilgisini çekti.Çok yönlü bir eğitimle yetişen delikanlı,18 yaşına geldiğinde diplomatlar arasına katılmaya,elçilerle birlikte Avrupa başkentlerine gidip gelmeye başladı.Ne var ki bu parlak başlangıç uzun sürmedi.Babasının erken ölümü,yarattığı politik skandal nedeniyle ağabeyinin ölüm cezasına çarptırılması aileyi çökertti.Annesinin geçim sorumluluğunu üstlenen Francis,bir yandan aile borçlarını ödeme uğraşı verirken,bir yandan da kendi geleceğini kurma çabasını elden bırakmıyordu.Başta Kraliçe olmak üzere hiç kimse yüzüne bakmıyordu artık!!Ama hüsrana dönüşen yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırında onu ayakta tutan ve yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır boyu sürecek bir inancı vardı:Uygar geleceğe giden yolda aydın kesime bilimin önemini kavratmak,bilimsel araştırmaya kurumsal bir kimlik kazandırmak.''İlgi alanımda yalnızca bilgi,bilgiye yönelik araştırma vardır,''diyordu Bacon.<br />
<br />
    Deneyimci(ampirik) felsefenin öncüsü olan Bacon,temelde somut sorunlara ağırlık veren pragmatist bir düşünürdü.İnsanlığın mutlu ve aydınlık geleceğine ilişkin,biraz ütopik ve iyimser bir beklentisi vardı.Ona göre bu geleceğin başlıca güç kaynağı güvenilir bilgiydi.Bacon,militan bir tutum içindeydi;yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktırını,tasımsal argümanlarını laf cambazlığı saydığı skolastik bilginlerin yetkisini kırmaya adamıştı.<br />
<br />
    Bacon,yöntem anlayışını ilginç bir benzetmeyle ortaya şu şekilde koymuştur:''Bilim adamı ne ağıı içinden çekerek ören örümcek gibi,ne de çevreden topladığıyla yetinen karınca gibi davranmalıdır.Bilimadamı topladığını işleyen,düzenleyen bal arısı gibi yapıcı bir etkinlik içinde olmalıdır.''<br />
<br />
    Bacon,deneysel bilimin inançlı bir savunucusu,bilimsel yöntem bilincini ön plana çıkaran bir öncüydü.Ne var ki,onun kendi yaşuyarı bu tur kelimeler yasaktır dönemindeki bilimsel çalışmalarını yeterince izlediği söylenemez.Kepler'in ortaya koyduğu doğrulayıcı sonuçlara karşın,Kopernik dizgesini içine sindirememesi,üzerinde durulacak bir noktadır.Çağdaşı Galile'nin,deneyle matematiği birleştirerek bilimsel yönteme kazandırdığı yeni kimliğin farkına varmamış olması da ilginçtir.<br />
<br />
    Değindiğimiz tüm yetersizliklerine karşın,Bacon'un bilimsel gelişme için gerkli ortamın hazırlanmasında oynadığı büyük rolün önemi tartışılmaz.Unutmamak gerekir ki,Bacon bir bilimadamı olmaktan çok,bilimi bağnazlığın tekelinden kurtarma savaşı veren bir düşünürdü.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>